28 Nisan 2023 Cuma

Sayın Jorge Jesus, Lütfen Bırakın

Türkiye’de misafirsiniz.

Bu nedenle elimden geldiğince sakin kalmaya çalışacağım. Bununla beraber şunu bilin ki, size çok kırgınım. Bu duyguyu milyonlarca Fenerbahçelinin de yaşadığını biliyorum.

Okumanız bitince çıkaracağınız ana fikri en başta söyleyeyim.

Bu sezon sonunda lütfen bırakın. Lütfen Fenerbahçe’nin başından ayrılın.

Olmadı ve olmayacak.

Bağ koptu.

Sizinle bizim aramızda..

Sizinle Türkiye futbol dünyası arasında..

Sizinle Fenerbahçe arasında..

Bütün enerji akışı kesildi.

Dünya Kupasından sonra sihir bozuldu. Siz artık Fenerbahçe’nin başında bir Teknik Direktör olmaktan çıktınız. Başka yerlerdesiniz. Başka alemlerdesiniz.

Bakın siz de stres içinde boğuluyorsunuz, futbolcular da, bizler de.

Ne kendinize, ne futbolcularımıza, ne de bizlere bunu yaşatmaya hakkınız yok.

Sizi bir misafir olarak Türkiye’nin her yerinde ağırlayalım.

Ülkemizi gezin. Eminim her bir bölgede çok farklı heyecanlar yaşayacaksınız.

Her bir bölge, farklı bir güzelliği ile sizi kalbinizden yakalayacak. Her bir bölgede farklı lezzetlere hayran kalacaksınız.

Akdeniz..

Ege..

Marmara..

Karadeniz..

Doğu Anadolu..

Orta Anadolu.

Her yerde saygı göreceksiniz. Her yer sizi bağrına basacak.

İnanın bu turları daha önce yapmamış olmanızdan ötürü çok pişman olacaksınız.

Ama Fenerbahçe’yi bırakın.

Büyü bozulduktan sonra bir daha eski duruma dönmek olanaksızdır.

Bütün taraflarda büyük bir heyecan ve motivasyon kaybı yaşanır. Bu heyecanı ve motivasyonu, eski keskinliği ile tekrar yakalamak çok zordur.

Size kızmak için çok nedenimiz var. Bunu baştan belirttim.

Ama en başta gelen neden var ki, bunu kabullenmemiz olanaksız.

Kendinizi Türkiye’ye, Türkiye Futboluna, Fenerbahçe’ye bahşedilmiş ilahi bir nimet gibi konumlandırdınız. İnsanlarla aranıza bir yanılmazlık zırhı koydunuz.

Fenerbahçe’yi küçümsediğiniz o kadar belli ki. Saklayamıyorsunuz. Saha kenarında, antrenmanlarda, basın açıklamalarında hemen okunuyor bu ifade.

Bedeniniz, “ Benim burada ne işim var?” diyor.

Taraftara el kol sallamanızdan, saha kenarında duruşunuzdan, bakışlarınızdan, hiçbir temeli olmayan ve üstünüzden patlayan bir megalomani akıyor.

Bir tek, kendinizi Futbolun Peygamberi olarak ilan etmediğiniz kaldı.

Kim bilir belki içinizde böyle bir duygu da vardır.

Ama değilsiniz Sayın Jorge Jesus. Olsaydınız, yeriniz Manchester City, Barcelona, Real Madrid, Bayern Münih olurdu. Ama Türkiye’desiniz.

Portekiz ekolünün iyi pazarlanmış bir teknik adamısınız.

Bu gün itibarıyla Fenerbahçe’ye kaybettirdikleriniz yanında, kazandırmış olduklarınız o kadar az ki. Devede kulak misali demek bile yetersiz kalır.

Şu ana kadar Fenerbahçe’nin kimliğine, tarzına, kültürüne kattığınız hiçbir şey yok.

Siz, rakiplerin Fenerbahçe korkusunu yenmelerini sağladınız. Kadıköy’e gelen her rakip sizin sayenizde müthiş bir özgüven ile sahaya çıkıyor.

Şunu bilmeniz gerekir.

Bundan yıllar öncesinde, Saraçoğlu’na çıkan her rakip futbolcunun içi ürperirdi. Kimilerinin dizlerinin bağı çözülürdü. Gidin kulüp müzesine bir bakın.

Bir zamanlar, bu takım bir gol yediği zaman, rakibe acımaya başlardık. Uyuyan canavarı uyandırdılar. Artık bu rakip ya dörtlük olur, ya da beşlik diye.

Şimdi, sizin sayenizde iki farklı üstün olduğumuz anlarda bile korkar olduk. Hem de lig sonuncusu bir takım ile oynarken.

Siz, böyle bir mabette, Fenerbahçe’ye, skoru koruma endişesi yaşatıyorsunuz.

Siz, Fenerbahçe kimdir? Nedir? Nereden beslenir? Neden büyüktür?

Bu soruları ne sordunuz, ne de cevap buldunuz.

Siz Fenerbahçe mabedinin kutsallığını bozdurdunuz.

Bu camianın savaşçı ruhunu öldürdünüz

Genç yeteneklerimizin iştahını kapattınız. Heyecanlarını yitirmelerine neden oldunuz.

Hassas bir bütçe dengesine sahip kulübe yanlış transferler yaptırdınız.

Hepsinden önemlisi..

O anlaşılmaz inadınız ile Türkiye’nin göz bebeği bir genci baskıladınız. Gelişimine engel oldunuz. Bu genci doya doya izleme şansımızı elimizden aldınız.

Her hafta değişen ruh halinizle yap boza çevirdiğiniz kadrolar yüzünden hiçbir futbolcuda moral ve istikrar bırakmadınız.

Bizi ve kendinizi daha fazla üzmeyin.

Sizi, Türkiye’mizin Turizm Elçisi olarak başımıza taç yapalım.

İnanın her gittiğiniz bölgede yaşayacağınız deneyimler ömrünüze ömür katacaktır

11 Nisan 2023 Salı

Otelleri sanata açma zamanı geldi

 Tatilcilerin temel beklentisi deneyim yaşamak ve anı biriktirmektir. 


Otellere bu konuda bir öneri;

Sanat, bu beklentiyi karşılayan bir alandır. Sanat fazlası ile cazip ve dolu bir alandır.

Mekanlarında ve odalarında sanata yer veren oteller, bunları yapmayanlarla arayı açacak.

Bizim önerimiz, öncelikle yerel sanatçıları desteklemek. Bunu hem şehirler, hem de sahil otelleri için dile getiriyoruz. Akdeniz ve Ege bu konuda zengin bir envantere sahiptir.

Aslında birçok toplum bildiğinizden daha fazla sanatsal yeteneğe ve kaynağa sahiptir.

Küçük topluluklarda bile ilginç sanatçılar görürsünüz ve bu insanlar becerilerini sizlere sergilemekten büyük mutluluk duyarlar. Bu insanlarla tanışın ve onların çalışmalarını dünyaya tanıtmak istediğinizi söyleyin.

Sanat, para harcamak için niyetli olan insanları çeker

Seyahat planlarına sanatsal ziyaretleri ekleyen insanlar genellikle çok yüksek gelir seviyesine sahiptir. Yerel bir otelde kalmak, uzun gözlem turlarına katılmak ve bolca alışveriş yapmak planlarının ilk sırasında yer alır.

Oteller sanatı tanıtmalı

Konaklama tesislerini, sanatı tanıtımları için kullanmaya teşvik edin. Seyahat edenlerin bütün franchise otellerde ilk şikayetleri içeri girer girmez bir tek tiplik havası koklamalarıdır.

Plastik sanatlar otel lobilerine bir kendine özgülük verebilecek en önemli silahtır. Yerel sanatçıların sanatlarını konuklarınıza sergileyebilmelerinin önünü açın. Hem sanatçı kazanacak hem de otel kendisini farklılaştıracaktır.

Edebi okumaların değerini küçümsemeyin. Bu edebi toplanmalar büyüklüğüne bakılmaksızın bir topluluğa gece hayatının aktifliğini kazandırır ve sanatsal bir tat ekler.

Üniversitelerin sanat bölümlerindeki profesörler ile işbirliği geliştirin. Hatta sınıflarında ürettikleri sanat ürünleri, sergiledikleri performansı işletmenize taşıyın.

Kentinizin sanat galerileri varsa bunları işletmenizde tanıtın. Eğer sanat galerisi yoksa yerel yönetimler ile anlaşarak yeni artistik değerler yaratmaya çalışın.

Neler yapmalı?

Otelinizi sanata açın, derken duvarlara resimler asmaktan bahsetmiyoruz. Oteliniz ile sanatı buluşturmak bir vizyon ve planlama meselesidir.

Bu gün Dünyada birçok otel, kimliklerini yansıtmak için sanatı kullanıyor. Sanat, aynı zamanda işletmelerin felsefesini ifade etmek için değerlendiriliyor.

Mekanlarında sanata geniş yer veren oteller, farklı misafir kitlesini çekebiliyorlar. Keza, otellerde konaklayan sanatsever misafirler de, sergilenen sanatın fotoğraflarını çekerek sosyal medya hesaplarında paylaşıyorlar.

Dünyadan birçok örnek var

Avrupa’dan bir örnek verelim. Zürih’te, ormanın yanına ustaca gizlenmiş olan The Dolder Grande zengin bir sanat envanterine sahiptir.

Ünlü yazılımcı David Walsh’ın Tazmanya’da inşa ettiği sanat mekanı MONA da bir başka örnektir. Hem sanat hem de müzik festivallerine ev sahipliği yapıyor. Üç buçuk hektarlık arazide çok işlevsel sanat galerileri de var.

Roma Cavalieri – Waldorf Astoria’da konaklamanız bir müzede yaşadığınız hissi uyandırır. Ustaların elinden çıkma tablolar, nadir duvar halıları, Fransız klasiği mobilyaları ve heykelleri ile bu otelde konaklamak tam bir tarih yolculuğudur.

Otelde yer alan sanatçılar; Henri Vollet, Ennio Morlotti, Nicolas Tournier, Andy Warhol ve Victor Brauner gibi gelenekselden çağdaşa uzanıyor.

Conrad Indianapolis. Koleksiyon süitinde konaklarsanız, Dünyanın en popüler sanatçılarından bazıları ile uyanabilirsiniz. Salvador Dali, Picasso, William John Kennedy ve Andy Warhol gibi sanatçıların ustalık eserleri dört süitin duvarlarında sergileniyor.

San Francisco'daki Hotel Des Arts'ın da her bir odası, gelişmekte olan yerel ve uluslararası sokak sanatçılarının benzersiz enstalasyonları ve sanat eserlerini içeriyor.

Toronto'da 125 yıllık bir binada yer alan Gladstone Hotel, yerel Kanadalı sanatçılara 37 konuk odasını sanat eserine dönüştürme görevi verdi ve hiçbir odanın aynı kalmamasını sağlayarak konuklarına farklı bir tecrübe sunmak istedi.

Las Vegas'taki Cosmopolitan Oteli, arazisinde sürekli güncellenen çağdaş sanat eserlerini sergiliyor. Konaklama olmasa da sadece bu sanat eserlerini görmek için gidilebilir.

Sanata yöneliş hızlanıyor. İnsanlar sanatın sağladığı ruhsal huzur iklimine yöneliyor. Bütün sektörler gibi, turizm ve otelcilik de bu gelişmeyi dikkate almak zorundadır. Hem ülkemizde hem de Dünyada sanat otellerinin sayısı artıyor. Sanat, oteller için çok güçlü bir prestij vesilesine dönüştü. Bundan yararlanmak gerekir.

 

 

15 Mart 2023 Çarşamba

Şirketler Nasıl Hayatta Kalır?

 Bu soruya tek kelime ile cevap verilebilir.

VİZYON.

Dünü ve bu günü dengeli bir oranda harmanlayıp geleceğe taşıyabilen şirketler, varlıklarını sürdürürler. Vizyon, bu sürecin anahtar kavramıdır.

1958 yılında, ABD’de bir kasabada kurulan Dime & Nicklestore mağazasının Walmart’a dönüşmesinin itici gücü işte bu sihirli kavramdır.

150 yıl önce iki kafadarın kurduğu Prıocter & Gamble bu gün bir Dünya devi. Yüzlerce değişik ürününü her gün üç milyar insan kullanıyor. Bu Dünya devi, böylesine uzun bir yolculukta, nasıl bir rehberlikle yolunu kaybetmeden, yıpranmadan diri kalabildi?

1950’de küçük bir elektronik atölyesi olan SONY, sadece PS oyunundan milyarlarca dolar kazanıyor. Gerisini hayal etmeye çalışın.

Bu başarı hikayeleri tek tip değildir. Hepsinin tek bir formülü yoktur. Ama onları yıldızlara taşıyan bir kavram ve bu kavrama sıkı bir sadakat vardır.

Tekrarlayalım.

VİZYON

Bu işletmeleri kuranlar muhteşem bir idealizm ile yola çıktılar. Gözlerini ufukların ötesine, en az 50 yıllık bir geleceğe diktiler.

Başaran şirketlerin ortak noktası, strateji ve uygulamaların ötesinde, Temel Değerlere ve Temel Hedeflere sahip olmalarıdır.

Bu şirketler değişirken, Dinamik Çekirdeği korumaya önem verirler. İstikrarı korumak ile değişimi yönetebilmek en önemli güçtür.

Bu sihirli kavram iki bileşenden oluşur;

Çekirdek İdeoloji

Öngörülen Gelecek

Çekirdek ideoloji bir kuruluşun karakteridir. Şirket büyürken, merkezileşirken, kollara ayrılırken, Dünyaya açılırken herkesi bir arada tutkal işlevi görür.

Çekirdek İdeolojide iki temel bileşen vardır.

İlkeleri belirlerken yön veren temel değerler

Kuruluşun varlığını tarif eden temel hedef

Temel Değerler Şirket çalışanları açısından içgüdüseldir. Şirketin ne için var olduğunu açıklarlar. Mevcut durumdan, rekabet koşullarından veya yöneticilik tarzından bağımsız olarak ifade edilir. Her şirketin genelde birkaç tane, temel değeri vardır.

Temel değerler zamana karşı ayakta durmalıdır.

Temel Değerlere Örnekler

SONY

Japon Kültürünü geliştirmek

Öncü olmak.

Olanaksızı başarmak.

Bireysel beceriyi ve yaratıcılığı teşvik etmek

WALT DISNEY

Amerikan değerlerini beslemek ve yaymak

Yaratıcılık ve hayal gücü

Tutarlılığa ve detaylara dikkat

Disney büyüsünü korumak ve kontrol etmek

PHILIP MORRIS

Seçme özgürlüğü

İyi bir rekabette galip gelmek

Bireysel insiyatifi teşvik etmek

Beceriye dayalı fırsatlar.

İnsanları hiçbir şeye zorlamamak

Çalışkanlık ve istikrarlı gelişim.

Temel Hedef

Etkin bir amaç insanların Şirket için çalışma motivasyonunu yansıtır. Yalnızca çıktılar ya da müşteriler gibi alanlarla değil, şirketin ruhu ile ilgilidir. Para kazanmanın ötesinde, daha derin anlamları içerir. En az 100 yıl boyunca korunması gerekir.

Spesifik hedeflerle ya da stratejilerle karıştırılmamalıdır. Doğrusunu isterseniz temel hedefe hiçbir zaman ulaşamazsınız. Ama bu hali ile değişimlere esin kaynağı olmayı sürdürür.

Temel Hedef Örnekleri

OMNI HOTELS: Otelcilik sektöründe, değerli personel tarafından öncelikle tercih edilen işveren olmak.

WAL MART Orta sınıflara zengin insanların satın aldığı şeylere sahip olma fırsatını yaratmak.

SONY Ülke yararına teknolojik gelişmeler sağlamak.

MERCK İnsan yaşamını korumak ve geliştirmek.

NIKE Rekabet, zafer ve rakipleri geçme duygusunu yaşatmak. ( Yunan Zafer tanrıçası Nike’dan esinlenme )

RITZ CARLTON Otellerimize gelen hanımefendilere ve beyefendilere üst düzey hizmet sunan hanımefendiler ve beyefendiler olmak.

Çekirdek ideoloji oluşturulmaz. Keşfedilir.

Dışarıya değil içeriye bakarak keşfedersiniz. Ayrıştırmaz, birleştirir. Birçok şirket aynı çekirdek ideolojiye sahip olabilir. Ayrımı sağlayan ideolojinin içeriği değil, uygulamadaki disiplin ve tutarlılıktır. Net ve iyi formüle edilmiş bir çekirdek ideoloji buna uygun kişisel değerleri olan personeli cezbeder, değerleri aykırı olanları eler ya da uzak tutar.

Öngörülen Gelecek

Öngörülen geleceği de iki parçada inceleyeceğiz.

10-30 yıllık cesur bir hedef

Bu hedefe ulaşmanın nasıl bir şey olacağına dair canlı bir tarif.  

Bir yandan görülebilir, canlı ve gerçektir. Bir yanda da henüz gerçekleşmemiş rüyaları, arzuları ve umutları barındırır.

Öngörülen geleceğe doğru ilerlemeyi motive eden itici güç Ulvi Amaçlardır.

Ulvi amaçlar net ve çekicidir.

Bütün enerjinin tek bir noktada odaklanmasını sağlar, takım ruhunu canlandırır. Bir varış noktası vardır. Çalışanlar bu noktaya vardıklarını hissederler ve bunun için çaba harcarlar.

Ulvi amaç insanları birleştirir, kavrar.

Somut, enerji verici ve yoğundur. Fazla açıklama da gerektirmez, insanlar ona ulaşır.

Sonuç

Vizyon sahibi bir şirket oluşturduğunuzda uzaydan gelen bir ziyaretçi bile hakkınızda tek bir rapor okumadan bir fikir sahibi olabilir.

8 Mart 2023 Çarşamba

Artık Kurtarıcı değil, Akıl ve Sistem Zamanı

 Toprağa tohum dikerek 1 TL, bina dikerek 1000 TL kazanılan zamanlardayız.

Demirin, çimentonun, çivinin, tohuma ezici bir üstünlüğü var. Bir tohumu yetiştirmenin verdiği hazzın yerini, betona tapınmanın şehveti aldı.

O nedenle ülke, Doğanın tek bir hareketinde yerle bir olan iskambilden kulelerle doldu.

Coğrafyanın zehirlenmiş toprakları da, evlatlarına başka seçenek bırakmıyor. Sular toprağa zehirden başka bir şey vermiyor.

Tohum da bozuldu.

Felaketler yaşanıyor. Birkaç on yıl geçiyor. Rahatlıyoruz.

Sonra Doğa bizi en masum, en savunmasız anımızda yakalıyor. Ensemizden tuttuğu gibi hüzün ve yıkım duvarlarına çarpıyor.

Ne ümit kalıyor. Ne yaşama kıvancı. Ne aşk. Ne Özlem.

Ama iyi olan şu ki, pes etmiyoruz.

Türkiye geçmişte birçok felaketi mucizeye çevirdi.

Yine başarabilir.

Yapmamız gereken tek bir iş var. Toplumsal belleğimizin yüz yıl önceki kayıtlarını açıp, önümüze rehber olarak koymak. Kurucu felsefenin ruhunu ve aklını yakalamak. Bu adım, kaderi yargılamaktan daha gerçekçidir. Daha cesurdur. Daha isabetlidir.

Yüz yıl önceki manzara bugüne göre Cehennemin resmi idi.

Kan revan içinde kalmış topraklar.

Eğitimsiz kitleler.

Savaş yorgunu erkekler, kadınlar.

Barut kokusuna boğulmuş bir hava.

Osmanlı Coğrafyasından göçüp vatana sığınmış milyonlar.

Bilim ve akıl rehberliğinde ve vicdanın hakemliğinde yola çıkan kurucu irade, on yılda akla sığmayacak mucizelere imza attı. Cehennem temizlendi.

Ulus şu alanlarda kenetlendi.

Eğitim.

İş alanları.

Sağlık.

Ev.

Huzur.

Güven.

Hakkaniyet.

Liyakat.

Kurucu irade, gözünü ve ellerini, mazlumun, masumun, yoksulun, kimsesizin, kadının olduğu tarafa çevirdi. Onların hak ve hukukunu esas aldı.

Göçlerle gelenler dahil olmak üzere, milletin barınma gereksinimini, eğitim, kültür, sosyal gelişme boyutlarını da hesaba katarak çözdü.

Ama hiçbir adımı “ ben “ diyerek atmadı. İkna ve kazanma odaklı hareket etti. Ekip çalışmasına inandı. Müthiş kadrolar ile büyük işler başardı.

Sanayileşme gibi can yakıcı ölçekte öncelikli bir atılımı bile, dengeli, bölgesel, kitleleri kucaklayacak bir planlama ile hayata geçirdi. Her bir sanayi tesisini ve çevresini, sanat, kültür, eğitim, spor olanakları ile bir yaşam alanına çevirdi.

Şimdi yeniden sistem ve ortak akıl zamanıdır

Bu toprakların sosyal, kültürel, ekonomik değerine paha biçilemez. Verdiğimiz bu kadar zarara rağmen Anadolu/Trakya Coğrafyası hala Dünya’nın en değerli bölgesi.

Tarım arazileri

Doğal kaynaklar

İklim

Deniz

Güneş

Coğrafi Konum

Genç nüfus

Turizm

Devlet aklı, siyasetin yanına, Üniversiteyi, Sanatı, Kültürü, Yatırımcıları, Gençleri, Çocukları, Çevrecileri koyarak stratejik bir hamle yapmalı.

Sistem, bütün oyuncuların görev tanımını oluşturmalı, yetki alanlarını belirlemeli, şeffaflığa dayalı bir model ile her aktör hızla işine koyulmalı. Zamanımız az.

Böyle bir güç birliği ülkenin geleceğini planlar ise?

Kaynakların en verimli kullanılacağı sürdürülebilir gelişme dönemi başlar. Yeşil dönüşüm, bir daha kesintiye uğramayacak şekilde devreye girer.

Yeşil Türkiye, nitelikli, aydın, çevreci bir işgücüne kavuşur. 780 bin kilometrekarenin tamamı gelişmeden payını alır. Bölgeler ışıldamaya başlar.

Metropollere dönük göç baskısı kırılır. Hatta tersine göç başlar. Trakya ve Anadolu, nitelikli, aydın kadrolar ile kendi rönesansını yaratır.

Hibrit çalışmayı sisteme dahil eder ve böylece kalabalık ofislere, işyerlerine gerek kalmaz.

Bu rahatlama, hayatın her alanında olumlu gelişmelere yol açar. Trafik yükü hafifler. Yapılaşma baskısı azalır. Enerji tüketimi düşer. Kaynak israfının önüne geçilir.

Ne yapmalı?

Sistem uzmanları yetiştirmeliyiz. Sorunlar karşısında gardımızı almaktan ziyade, çözüme odaklanan yapıcı kadrolar kazanmalıyız. İnsanlarımızı yeşil bir gelecek bilincine kavuşturacak eğitimler organize etmeliyiz.

Türkiye’mizin şeffaflıkla yönetilmesini – gönülden- istemeliyiz. İlk şart budur.  Bunun için de olabildiğince geniş kitleleri oyuna katmalıyız. Tartışmadan korkmamalıyız.

Herkes oyuna girmezse, tartışma olmazsa, bütün ülke olarak kahramanlara bel bağlamaya devam ederiz. Ki bu da, bu çağda boş bir beklenti olur.

Akıl zamanı.

Sistem zamanı.

3 Mart 2023 Cuma

Yeni bir Gelecek için Yeni Bir Toplumsal Sözleşme

Aşağıdaki yazının ilhamını, eşsiz bir liderden aldım.

 “Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir; fendir. İlim ve fennin dışında rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır.” ( Atatürk 25 Eylül 1924- Samsun )

Şimdi önümüzde mükemmel bir fırsat duruyor

Toplumsal yapımızın iskeletine kadar işlemiş sorunlarımızı, olanca samimiyetimiz ile masaya yatırıp, ortak akıl ve ortak bakış açısı ile çözebiliriz.

Bu fırsatı değerlendirmek, gelecek yüz yıla olan borcumuzdur. Yoksa çözemeden sağa sola bıraktığımız sorunlar gelecek kuşakların özgürlüğünü ve mutluluğunu rehin alır.

Yaşamsal öneme sahip soruları ertelemeyelim

Cesur sorular soralım.

Ama cesur cevaplar da verelim.

Yoksa bizi savuran darbelere karşı, toplum olarak bir sinerji oluşturmak yerine, biat ettiğimiz sosyal, siyasal şeyhlerden mucizeler bekleriz.

Ki çoğu zaman bu biat edilen şeyhler meselelerin kaynağıdır ve bunu da göremeyiz.

Her siyasal ve sosyal aşiret kendi liderini mutlaklaştırır. Dokunulmaz kılar. Eleştiriye kapatır ve bu zırh da o lideri tam anlamı ile bir put konumuna sürükler.

Şeyh uçmaz, mürit uçurur.

Seçilmişlerin, bize hizmete talip olmuş ve tarafımızdan görevlendirilmiş hizmetkarlar olduğunu görmek ve bunu onlara da kabul ettirmek zamanı gelmedi mi?

Bu seçilmişlere, tepemizde makamlar yaratma huyumuzu ne zaman terk edeceğiz?

Bize hizmet etme misyonu, onlara bir dokunulmazlık zırhı değil, hesap verme endişesi yüklemelidir. Bu endişe de, görevi boyunca tepelerinde Demokles’in Kılıcı gibi sallanmalıdır.

Ortak akıl ile hazırlanmış gerçekçi taleplerimiz nerede?

Çağdaş toplumlar tercihlerini, kendi taleplerine olan yaklaşımlara göre yapıyor. Önlerine uzatılan sosyal, ekonomik, siyasal havuçları yutmuyorlar.

Gönüllerinin duyguları ile değil, akıllarının matematiği ile seçim yapıyorlar.

Biz ne zaman bu noktaya geleceğiz?

Aslında gerçek gündemlerimiz çok farklı.

Bir sonraki yaz dev yangınların olmayacağının garantisi var mı? Doğadan böyle bir söz mü aldık? O halde, nerede bu yangınlara karşı çözüm taleplerimiz?

Bir gün musluktan akacak bir damla su bulamayabiliriz. Kuraklık kapıda değil, evimizden içeri girdi bile. Coğrafya olarak kurumaktayız.

O halde, bu dehşet risk gündemimizin neresinde?

Susuzluk, gıda krizinin ilk adımıdır. Bu adımı da açlık takip eder.

Yönetmeye adayların arasında bunu konuşan var mı?

Deprem bir kere daha gösterdi ki, çözüm ve geleceği kurmak sivil toplumun işidir.

Zaman geçirmeden gelecek taleplerimizi hazırlamak ve dayatmak zorundayız. Ama yeni Türkiye’nin teorisini, son kullanma tarihi geçmiş kavramlarla yazamayız.

Yepyeni bir senaryo gerekiyor.

Bunu da, miadı dolmuş oyuncular ile sahneleyemeyiz.

Önümüzde zor ama onurlu bir görev var.

Ötekilerin, mazlumların, farklı olanların, gençlerin, kadınların, engellilerin, hayvan dostlarımızın, doğa anamızın Türkiye’sini şimdiden inşa etmeye başlamalıyız.

Bu inşaatın her zerresinde olması gerekenler

Bilim.

Kültür.

Sanat.

Liyakat.

Empati.

Saygı.

Özgürlük.

Kaybedecek bir dakikamız bile yok.

27 Şubat 2023 Pazartesi

Antalya – Sosyal Ve Kültürel Uyum Kurulu

Antalya’da, sosyal ve ekonomik yaşamın kaos içine düşmemesi için, göçlerin geleceğini planlamak gerekiyor. Bunun için de bir Uyum Kurulu olmalı.

·         Antalya çok farklı coğrafyalardan göç aldı.

·         Gelenler, kendi yaşam biçimlerini, alışkanlıklarını, kültürlerini de beraberlerinde getirdiler. Bunun içinde olumlu olduğu kadar, olumsuzlar da var.

·         Bu farklılıklar orta ve uzun vadede uyumsuzluklara neden olacaktır. Birbirini tanımayan topluluklar araya uzlaşmaz duvarlar örecektir.

·         Her kültürün kendi mahallesini oluşturması ve diğer mahalleler ile iletişime ve etkileşime kapanması riski var.

·         Bir potada kaynaşmayan ve olduğu gibi korunan farklı alışkanlıklar, yaşam biçimleri ve kültürlerin, zamanla çatışmalara neden olması muhtemeldir.

·         İşbirliği ve gelişme temelinde yönetilecek olan bir uyum süreci, bütün tarafların kazanacağı bir ekonomi oluşturabilir.

·         Bazı güçlü toplulukların, zayıf toplulukların aleyhine sağlayacakları adaletsiz ekonomik büyüme, kamplaşmayı hızlandırır.

·         Büyümeden payını alamayan gruplar suça savrulurlar. Çeteleşme patlar. Antalya hem turizm hem de yatırımcılar için güvensiz bir kente dönüşür.

·         Bir süre sonra sokak kanunları işlemeye başlar. Güçlü olanlar kendi hesap sorma yöntemlerini hayata geçirmeye başlar.

·         Sosyal hayatın trafiğini düzenleyen bütün sinyalizasyon devre dışı kalır.

Şimdilik aklıma gelen riskler bunlar.

Orta vadede böyle bir ortam ile karşılaşabiliriz.

Antalya, konuksever bir barış kenti imajını kaybedebilir.

Böyle bir riski şimdiden önlemek mümkün. Toplulukların arasına örülecek duvarları daha başlamadan engellemek imkanımız var. Ama yarın geç olabilir.

Antalya’nın öncelikli gündemi kültürler arası uyumu sağlamaktır. Bu, acil olarak atılması gereken ilk adımdır. Ama bundan sonrası çok daha önemlidir.

Bu konuda elimizi zorlaştıran bir handikap var.

Son 2 yıl öncesine kadar Antalya’ya yerleşen Türkler, Avrupalılar, Asyalılar, Orta Doğulular arasında çok sivri farklılıklar yoktu. Bu kültürler arasında adı konmamış bir mutabakat vardı. İstisnalar dışında, insanları aşırı rahatsız eden olaylara rastlanmıyordu.

İki yıldır gelenlerin çoğunluğu Rus ve Ukraynalı.

Batı ile Doğu arasında gel git yaşayan Slav ırkı. Ne tam Avrupalı, ne de tamamen Doğu’ya ait. İki arada bir derede kalmış, gergin, öfkeli bir ırk.

Baskın karakterleri ile giriş yapıyorlar. Hükmetmeye alışkınlar.  Bunu sürdürmeleri halinde, Antalya’nın geleneksel değerleri ile çatışma olasılıkları çok yüksektir.

Sosyal hafızalarında, Antalya’nın bir Üçüncü Dünya kenti olduğu şartlanması da var.

Bu nedenle, gardını almış olarak geliyorlar. Antalya’nın ölçülü toleransını suiistimal etmeye başladıklarını görebiliyoruz. Birçok örnek var.

Görev sivil topluma ve yerel yönetimlere düşüyor.

Bütün Coğrafyalardan gelenleri Antalyalı olmak ortak paydasında buluşturmak için hemen harekete geçilmelidir. Farklı kültürlerin en güzel değerlerini alıp, Antalya’nın binlerce yıllık kadim gelenekleri ile harmanlamak için zaman geldi, geçiyor.

Bu yaşlı kent binlerce yıldan sonra bile ayakta ve dinç kaldı ise, bu harmanlamayı başarılı bir biçimde hayata geçirdiği içindir.  Antalya bir kültür ve gelenekler kokteylidir.

Her kültürün, bu eşsiz kentin ortak yaşam havuzuna katacağı bir şeyler vardır.

Hangi alanlarda olabileceğine bakalım.

Bunlar, mutfak alanında olur.

Sanat..

Spor..

Moda..

Edebiyat..

Bilim..

Eğlence..

Bu alanların her birisine katkı sunabilirler. Ve her katkı bir zenginlik demektir.

Farklılıklardan korkmamak gerekir.

Bu günün Dünya devi ABD’yi, yüz yıllık bir süreçte bu kıtaya göç eden, çok farklı Coğrafyalardan göç etmiş onlarca farklı kültür kurdu.

Çok başarılı bir toplumsal sözleşme ile mükemmel bir ülke yarattılar.

Böylesi bir mutabakatı Antalya ölçeğinde hayata geçirmek mümkün.

Tarihte de örnekleri var. Antalya ile Alanya arasındaki bölgenin antik zamandaki ismi Pamfilya değil miydi? Yani çok milletli Ülke?

Bu geleneği ve kaynaşmayı bu gün de sağlamak için bütün olanaklar var.

Atılması gereken ilk adım, başta turizm olmak üzere, sektörlerin bir araya gelmesi. Sivil toplumun gerekli farkındalığı oluşturması. Antalya’nın bu kaynaşma için hazırlanması.

Sonrasında, yerel yönetimler, sivil toplum, sektörler, bilim dünyası bir araya gelip bu kaynaşma sürecini planlayabilirler ve somut bir yol haritası oluştururlar.

Şu manzarayı şimdiden görebiliriz.

Sporda..

Sanatta..

Kültürde..

Yaşam tarzında…

Tarımda..

Sanayide..

Bilimde..

Avrupa’ya örnek olacak rengarenk bir Antalya.

Çok mutlu ve dinamik insanların Kenti.

O halde.

Üniversite. Turizmciler. Sanayiciler. Sanatçılar. Medya. Yerel Yönetimler.

Hemen bir araya gelmeli.

Bu uyum sürecini kolaylaştıracak bir planı hazırlamalıdır.


24 Ekim 2022 Pazartesi

Her Şey Dahil Savaşları Nereye?

Bir Herşey Dahil otelinde yönetim toplantısı.



( Bizimkisi de laf mı, HD olmayan otel ya da pansiyon kaldı mı ki sahillerde?)

Ekip gergin. Moraller bozuk. ( Böyle olmayan toplantı, toplantı değildir.)

Yiyecek İçecek Müdürü söz aldı;

-      Efendim, rakip otel HD uygulamasına yeni bir boyut eklemiş.

Genel Müdür meraklandı.

-      Ne imiş o?

-      Efendim, binaların içinde bütün mekanlar büfe, pastane, bar, dolap ile dolduğundan, ikram işini ana giriş kapısına kadar genişletmişler.

-      Yani?

-      Ana kapıya da bir büfe koymuşlar.

-      Yok anasının nikahı… Bu ne ya?

-      Yorum siteleri bu konuda yorumlarla kaynıyor.

Evet.  İş bu noktaya geldi işte.

HD furyasının nereye varacağı ile ilgili bir sınır yok ki. İşin mantığı, müşteriye her adımda bir şeyler yedirmeye dayanıyor. Otel değil, elinde kaşık ile çocuğunun peşinde koşan ve ona mama yedirmeye çabalayan anne sanki.

Ekip kafa kafaya verdi.

Bu atağın karşısında hareketsiz kalamazlardı. Bir şeyler yapmaları şarttı.

Yani? Rakip otelin, ana girişte, güvenlik kulübesinin etrafına kurduğu büfeye esaslı bir karşılık verilmeli idi. Bu hem otelin prestiji için gerekliydi. Hem de rekabette geri kalmamak adına bir atak yapılmalı idi.

Parlak fikir bir garsondan geldi. Karşı atağın adresi Hava Limanı olacaktı.

Otel, müşterilerine Hava Limanında ulaşmalıydı. Yani ikram buradan başlamalı idi.

Bu atak, rakiplere esaslı bir gol olacaktı.

Otel, kendi müşterileri için piknik sepetleri hazırlamaya başladı. Sepetler her gün birkaç garson ve komi tarafından Hava Limanına götürülüyor ve tur operatörlerinin otobüslerindeki otel müşterilerine dağıtılıyordu.

Yani bir nevi, bu da mı gol değil, gibi bir durum idi.

Piknik sepetinde, gözleme, peynir, zeytin, salam, tereyağı, yeşil soğan, domates vardı.

Tam bir çoban sofrası.

Otelin kendi müşterileri piknik sepetini iştah ile mideye indirirken, diğer otel müşterilerinin karnı gurulduyor, ağızları sulanıyordu.

Piknik sepetini bitiren müşteri hemen telefondan yorum sitesine giriyor, daha giriş bile yapmadığı otele övgüler diziyordu.

Buna karşılık, piknik sepeti almayan başka otel müşterileri de yine yorum sitelerine giriyor ve daha kapısından girmedikleri otellerini yerden yere vuruyordu.

Rekabette geri düşen Otelin Genel Müdürü haftanın ilk toplantısını bu konuya ayırdı.  Tek gündem maddesi vardı.  İkramları Hava Limanına taşıyan Otele nasıl bir karşılık verilecek? Bu atağı gölgede bırakacak bir jest geliştirmeliydiler. Yoksa rakip otel parsayı toplayacaktı.

Uzun tartışmalardan sonra Yiyecek İçecek ekibi bir öneri sundu.

-      İkramlarımızı uçağa taşıyalım

Başta Genel Müdür olmak üzere, herkesin gözleri parladı. İşte bu idi. Atak böyle yapılırdı.

Hadi bakalım, rakipler bu atağa nasıl cevap vereceklerdi?

Atağın teknik boyutu tartışıldı. Fizibilitesi çıkarıldı. Bu atak için Havayolları ile işbirliği yapılacaktı. Hem bu ikramlar Havayollarının maliyetlerini düşürmelerine yardımcı olacaktı.

Ana pazarlardaki Havayolları ile görüşmeler yapıldı. Anlaşmalar sağlandı.

Ana Pazarlardaki catering firmaları ile pazarlıklar başladı. Büyük Havalimanlarına yakın olanlar belirlendi. Kriterleri karşılayanlar ile anlaşmalar imzalandı.

Otelin ana pazarlarındaki en büyük trafiğe sahip Havayollarında ikramlar başladı.

Hem de ne ikramlar. Öyle böyle değil.

Füme et… Antalya piyazı.. Börek.. Meşhur kabak tatlısı… Gazoz.. Kuru yemiş.

Dillere destan.

Proje çok ses getirdi. Medya büyük ilgi gösterdi. Özellikle sosyal medya bu otelin yepyeni her şey dahil uygulamasına ait haberlerle çalkalandı. Bir başarı öyküsü yazıldı.

Bu kez, imrenme sırası bu otelin müşterisi olmayan yolcularda idi.

Hemen yanlarındaki otel müşterisi bu lezzetlere yumulmuş..

Koklatmıyor bile..

İnsanın bir tarafı şişer.

Tahmin edileceği gibi, ortalık karıştı. Küresel turizm ve seyahat sektörünün gündemine bu atak damgasını vurdu. Yorum siteleri bu otele övgülerle doldu, taştı.

Neyse…

Ey okur…

Bu yarışın sonu yok. Bu rekabette kimin nereye kadar gidebileceği meçhul.

Bir başka otel, uçaklardaki ikrama karşı bir adım ileri zıpladı.

O da bir başka ikram alanı buldu.

İşi evlere taşıdı.

İkram dalgası sonunda evlere yayıldı.

Bu rakip otelin geliştirdiği her şey dahil ikram formatı akıllara zarar idi.

Otelin sitesinden ya da bir tur operatöründen rezervasyon yaptıran müşteri formu ve ödeme belgesini otelin misafir ilişkilerine gönderiyordu.

Misafir İlişkileri departmanı bu misafirin ikamet ettiği kentte bulunan Türk lokantaları ile anlaşmalı idi. Hatta bu anlaşma büyük pazarların hemen hemen hepsinde yapılmıştı.

Otel büyük pazarların büyük kentlerinde – illa ki birkaç tane vardır- Türk lokantaları ile senelik anlaşmalar yapmıştı. Bu anlaşmaya göre, otel o kentte yaşayan ve rezervasyon yaptıran müşterinin adını ve adresini lokantaya iletiyordu.

Bu bilgileri alan lokanta hemen bir Türk mutfağı menüsü hazırlıyor ve moto kurye ile müşterinin evine gönderiyordu. Menüde, genellikle döner, nohut, kuru, pilav, turşu, cacık, çoban salatası, kabak tatlısı, helva falan vardı.

Ortalık yine karıştı. Sektör sarsıldı. Medya ve sosyal medya inledi.

Yorumlar patladı.

Evlere ikram yapan otel inovasyon şampiyonu olarak alkışlandı.

Birkaç paragraf önce belirtmiştim.

Yarışın sonu yok.

Bu yarıştan kopmamak isteyen bir başka otel ise bambaşka bir kulvardan daldı.

Yemek kartı..

Evet.. Aynen öyle..

Bu otel, rakiplerin aklına gelmeyecek yemek kartı uygulamasına girdi.

Yemek kartı sektörünün bilinen bir markası ile işbirliği yaptı. Bir anlaşma imzaladı.

Uygulama hemen hayata geçti.

Rezervasyon yaptıran müşteriye, ödemeyi yaptıktan sonra bir mail iletiliyordu. Mailde, anlaşma yapılan yemek kartı markasının sitesine yönlendiren bir link vardı. Linke tıklayan otel müşterisi kartı alabileceği sayfaya giriş yapıyordu.

İki adımda kart alınıyordu. Kartın kullanım alanı kentteki Türk lokantaları ile sınırlı idi. Bu lokantalarda da, geleneksel Türk yemekleri vardı.

Kart tek kullanımlık idi.

İşte dostlar…

Her şey dahil kapışması bu noktalara kadar geldi.

Dedim ya…

Sonu yok.

Bakalım bu kapışma nerelere varacak?

Çok ama çok önemli not: Burada yazılanlar hayal ürünüdür. Sadece biraz mizah olsun ve okuyan dostlar hafta başı stresini atsınlar, diye kaleme alınmıştır.

Ama birileri çıkar da, bu önerilerimi ciddiye alıp uygulamaya kalkarsa, telif haklarım saklıdır. J