6 Nisan 2015 Pazartesi

Büyük tehlike- Açlık Geliyor


Önceki yazılarımdan birinde "Gelecek tahminciniz var mı?" diye sormuştum. Geleceği okuyacak, orta ve uzun vadede olasılıklara  karşı önerilerde bulunacak hayalperestler ve ekonomi politika falcıları...

Yakın bir gelecekte dünyamızı ve insanlığı tehdit eden bir gelişmeye tanık olacağız, kimselerin haberi yok. Olanların da umurunda değil galiba.

Hızla azalan ekilebilir alanlar, dev adımlarla sıçrayan ve Dünya kaynaklarını ejderha gibi yutan Çin, açlıkla karşı karşıya bırakabilecek milyarlarca insanı!

Turizmi nasıl etkiler?

Düşünelim...

Bizim çevrecilerimiz ezbercidir.

Yıllardır kafayı golf sahalarına ve yeraltındaki altın madenlerimizin ekonomiye kazandırılmasını engellemeye takmışlardır.  

Böyle marjinal sosyal tatmin araçları ile oyalanırken, küresel ölçekte asıl tehditlerle ilgili okumazlar, araştırmazlar ve bu iki marjinal oyuncak ile oynar dururlar. Bakalım aşağıdaki dehşet verici tehlikeden haberleri var mı?

Bu hafta sizlere www.countercurrents.com sitesinden John James’in bir yazısını tercüme edip sunuyorum. Sitenin adı, "karşıt gündem" anlamına geliyor. Makale 4 Ağustos 2007'de kaleme alınmış. Dünya gıda üretiminin tehlikeli yolculuğuna farklı bir bakış açısı içeriyor.

Aşağıdaki makaleye başlamadan önce, tehlikenin boyutları hakkında bir fikir sahibi olabilmeniz için tek bir istatistik vermek isterim. 1980’lerin başında yılda 20 kilo et tüketen bir Çinli, bugün 50 kilo et tüketiyor. Çünkü Çin zenginleşiyor, satın alma gücü artıyor, daha da artacak. Çin’in nüfus artış hızını burada tekrarlamama gerek yok.

***

John James, makalesinde şöyle diyor:

"Görünen o ki, ucuz gıda dönemi bitti gibi. Mısır fiyatları bir yıl içinde ikiye katlandı ve buğday piyasaları yüzyılın zirvesinde. Hindistan’da gıda fiyatları endeksi yüzde 11 arttı ve Ocak ayında Meksika’da mısırunu fiyatlarının dört kat yükselmesi sert gösterilere neden oldu.  İngiltere ve Hindistan’da seller ürünleri mahvetti. Neredeyse bütün ülkelerde gıda fiyatları yükseliyor ve muhtemelen herhangi bir düşüş de olmayacak.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde bir çok aile, gelirlerinin üçte birini, tıpkı bugün gelişmekte olan ülkelerdeki yoksul çoğunluğun yaptığı gibi, gıdaya harcamakta idiler. Ama, savaştan sonra mekanikleşmeden yeşil ihtilale kadar bir dizi radikal değişiklik tarımsal üretkenliği arttırmış, gıda harcamalarında bir çok insanın gelirinin onda biri seviyesine gerileten uzun ve keskin bir düşüşe yol açmıştı.

Yakın gelecekte, gıda harcamaları, dört etmene bağlı olarak bir ailenin gelirinin dörtte birine, hatta daha da yüksek bir miktara yükselecek gibi görünüyor.

1) Dünya nüfusu artmaya devam ettikçe talep artıyor, daha fazla insan daha fazla et tüketmek istiyor. Bu ayın başlarında yayınlanan yıllık kayıtlarda Birleşmiş Milletler on yıldan daha kısa bir zamanda gelişmekte olan ülkelerde insanların bugüne göre % 30 daha çok büyükbaş hayvan eti, % 50 daha çok domuz eti ve % 25 daha çok kümes hayvanları eti tüketmekte olacağını öngörüyor. Bu gelişmelere paralel olarak, tahıl üretiminin büyük bir bölümünün insan yerine hayvan beslenmesine ayrılması da kaçınılmaz.

2) Global ısınma tahıl üretim alanlarını yok ediyor. Christopher Field ve David Lobell, Çevresel Araştırma Mektupları'ndaki raporlarına göre, her 0.5 derecelik artış, ekilebilir alanlarda % 3 ile % 5 arasında bir daralmaya neden olmakta. Demek ki, sadece 2 derecelik bir artış, Dünya nüfusu 7 milyar sınırını zorlarken, küresel gıda üretiminde % 12 ile % 20 arasında bir düşüşe neden olacaktır.

3) Biodizel yakıt için yükselen talep de gıda üretimini daraltan ve fiyatları yükselten bir tehdit. Bu artış, beraberinde kitlesel rahatsızlıkları tetikliyor. Meksika ekmeği tortillanın  mısır fiyatlarındaki artışa paralel olarak birkaç kat birden yükselmesi, Meksikalıları sokaklara döktü. İsyanlar yaşandı. Dev petrol şirketlerinin raporları ise, üretimin sekiz yıl içinde tepe noktasına ulaşacağı tehlikesini haber veriyor. Mevcut kaynaklar ile ilgili forecastlar, üretimin aynı dönemde yıllık olarak % 3 azalacağını, talebin ise yıllık olarak % 2 artacağını haber vermekte. Araç sahiplerinin gerçeklerle yüzyüze gelişini ertelemek adına, politikacılar kolay yolu seçiyor ve daha geniş tahıl alanlarını biodizel üretimine kaydırıyorlar.

4) Afrika Sahra’sı  ve Orta Asya’daki çölleşme insanlık için gıda üretiminin 1/3 oranında düşmesi riskini yükseltiyor. Ağaçlandırma bir çözüm üretmiyor, zira kısıtlı yeraltı su potansiyeli üzerinde daha büyük bir yük oluşturuyor. Bu durum, çölleşen ülkeler için gereken tahıl üretimi ekilebilir alanlarını hızla biodizel üretimine kaydıran ülkeler üzerinde bir baskı unsuru teşkil edecektir.  BM Gıda Raportörü Zafaar Adeel, 'Bu zincirleme reaksiyonun bir sosyal patlamaya yol açması kaçınılmaz olacaktır' diyor.

Biodizel üretimi çok geniş ölçekli tahıl alanlarını yok ediyor. ABD’de sadece bu yıl ekili alanların altıda biri ethanol için endüstriyel mısır üretim alanına dönüşecek. Şimdi ABD mısır üretiminin üçte biri biodizel üretimine gidiyor. Geçen yıl Amerikan çiftliklerinin % 48’i biodizel üretimine kaydırıldı. Ne yazık ki, bu dönemde endüstriyel mısır üretimine kaydırılan tarım arazilerinin yerine de yeni tahıl ekim alanları üretilemedi.

Farklı enerji kaynakları yaratmak adına yalnızca Çin, Endonezya ve Brezilya somut adımlar attılar ve ilkel, çevre uyumlu olmayan ormanları temizlediler. Halen petrol dışında karbondioksit (C02) üreten en büyük kaynak odun kullanımıdır.

Su kavgaları da biodizel üreticilerinin işine yarayacak gibi görünüyor, zira üretimleri soya ya da mısırdan daha fazla para ediyor. Ethanol, petrolün % 70'i oranında enerji potansiyeline sahip olsa da, üretim maliyeti % 40 daha yüksek.

Avustralya’da bütün buğday  ve şeker rekoltesinin ethanole yönlendirildiğini kabul edelim; yakıt gereksiniminin sadece % 30’unu karşılayabiliyor. Bu tahıl alanları halen 80 milyon insanı beslediğine göre, insanların ethanole ayrılan tahıl yerine ne yiyecekleri sorusu havada kalmaktadır.

Avustralya’nın devasa arazisini devreye sokarak biofuel kapasitesini arttırabileceği argümanı öne sürülse de, Avustralya Tarım Enstitüsü Direktörü Mick Keogh, "Küresel biofuel deneyimleri yakından incelenirse, görülecektir ki, bu faaliyetler çok yüksek sübvansiyonlar gerektirmekte, ama en iyimser tahminle de, gelecekteki enerji ihtiyacımızın küçük bir bölümünü karşılama potansiyeli taşımaktadır.

Biodizelin, politikacıları cezbeden avantajı açıktır. Küresel ısınmaya karşı , sanayicilerden veya seçmenlerden herhangi bir bedel talep etmeden bir takım başarılı önlemler geliştirmekte olduklarını söyleyebiliyorlar. Seçmenler için cazip olan, akibetleri hakkında en ufak bir endişe duymadan araçlarını kullanmaya devam etmeleridir. Sanayicilerin kazancı ise kat kat artmaktadır. Hem biodizel üretimi ve ticareti ile korkunç kazançlar elde ediyorlar, hem de bunun için kendilerine ekstra para ödeniyor.

Besin üretiminden biodizele keskin bir dönüş yaşanıyor. Petrol fiyatları yükseliyor. Petrol devleri birkaç yıl içinde üretimde pik noktaya varılacağını söylüyorlar. Bu tehdit, biodizel fiyatlarını da arttırmak için değerlendiriliyor. Böylece biodizel üretimi çiftçiler için de cazip hale geliyor.

Yerküre Politika Enstitüsü’nden Lester Brown: 'Şimdi sahne, otomobil kullanıcısı 800 milyon ile, tek amacı hayatta kalmak olan en yoksul 2 milyar arasında doğrudan bir tohum savaşı için hazırlanıyor' bilgisini vermekte.

Gerçek çözüm; daha az tüketmek, daha kısa sürelerle araba kullanmak, yüksek teknolojili hybrid ve elektrikli otomobilleri fonlamaktır. Bu sayede, azalan petrol rezervlerine alternatif olarak yükselen ethanol üretimi bir tehdit olmaktan çıkacaktır. Unutmayalım ki, ethanol yenilenebilir bir ürün değildir."
***
Ekosistem, üzerinden binlerce erkeğin geçtiği bir tecavüz mağduru artık


Kirlenmiş bir ekosistemde turizmi hangi kader bekliyor acaba?

4 Nisan 2015 Cumartesi

Terör Yılları ve Dino Amcamın Eşek Şakası

Sizlere şu meşhur Dino Amcamı tanıtmaya devam edeyim.

Burada paylaştığım birkaç yazıdan sonra adamın birden bire popülaritesi yükseldi. 

Her şeyi merak edilir oldu…

Kimdir? Neredendir? Ne yer? Ne içer? Tuvalete gider mi? Öksürür mü? Hapşırır mı? Tuvalete gider mi? Yürür mü? Emekler mi?

Her şeyi soruyorlar. Ama siz bırakın hepsini.. Amcamın en hoşuma giden tarafını anlatayım...

Dino Amcamın en beğenilen özelliği şakacılığıdır.

Yıllar önce Dino Amcanız aktif turizmci idi. Sabahları Antalya’dan Kemer’e aracı ile gider, gecenin bir vakti dönerdi.

Yollar şimdiki gibi geniş değildi. Daracık yol, denize dik inen dağların kenarına nakış misali işlenmiş iç içe sekizlerden oluşurdu. İnsanlar bu yolu her kullandıklarında, hattı tespit edenlerin, sarhoş kafa ile  çalışmış olabileceklerini düşünürdü. Kafayı çeken ortaya geliş gidiş yön ayırma hattını çizmeye çıkmış, zig zag çizerek ilerlemiş sanki.

Günlerden bir gün, işi erken bitmiş, Antalya’ya dönüyor. Bir engel ile karşılaşmadığında Kemer-Antalya arasını kırk dakikada alırdı. Ama bu akşamüzeri altındaki otobüsü dikiş makinesi sanan bir kaptan yol üzerinde lastikleri ile nakış işliyordu adeta.

Aheste aheste. Bir sağa bir sola. Kah hızlı kah yavaş.

Arada bir deniz tarafına yaklaşıyor, yol verir gibi yapıyor, Dino Amca sollamak için hızlandığı anda koca Otobüsün burnu, nakışın çevresine piko yapar gibi önüne kırıyordu.

Kırk dakika çoktan geçmiş, Dino Amca  yolu yarılayamamıştı bile. Otobüs ile gösteri kimi zaman mehter yürüyüşü misali bir ileri, iki geri temposuna dönüşüyordu. Aklı sıra şaka yapıyordu, ama iş şakalıktan çıkıp eşeğin bir tarafına su kaçırmaya dönüşmüştü.

Eh, dediğim gibi, Dino Amca şaka ve şakalanma konusunda usta idi. Her dereceden şakaya karşı hazırlıklıdır. İlkesi misli ile mukabeledir. İşin güzel tarafı, şakaya anında cevap vermek konusunda da müthiş zengin bir muhayyilesi vardır.

Otobüs kaptanının bu kaba saba şakası Dino Amcamın şaka üretim tezgahını tetiklemişti.

Buyur ey değerli okur. İşte ol hikayet!

Kendi kaleminden okuyun neler yaptığını…

Uzun uzun selektör, arada bir mümkün olduğunca nazik olmaya çalışarak korna… Hiç biri işe yaramadı. Kemer’in virajlı yollarında cenaze alayı misali peşpeşe araç sürdük.

Kaptana dersini verebilmem için ihtiyaç duyacağım alet birden gözüme çarpıverdi.

O zamanlar araçlarda numarası 522 ile başlayan mobil telefonlar vardı.  Baktım otobüsün arkasında numara yazılı, hemen senaryoyu yazdım. Çevirdim numarayı. Kaptan açtı, yöre köylerinden birinden olduğunu kanıtlayan bir şive ile uzun bir ‘alo ‘ dedi.

- Kardeşim, emniyetteniz, bir süredir sizi izliyoruz. Otobüste bir tane terörist var. Kendisi uzun bir zamandır takibimizde. Çantasında bomba olabilir.

- Hastr lan.. Kafa bulma benimle. Kimsin sen?
- Kaptan laubaliliğin ne yeri, ne zamanı. Plakan ….. değil mi senin? Antalya’ya gitmiyor musun şu an? Ben Komiser Namık. Otobüste terörist var. Hem de azılı.

- Anam..Babam..Amirim deme ya. Yandık şimdi.

- Tamam tamam. Sesini yükseltmeden ve paniğe kapılmadan konuş. Duyarsa her şey karışır. İşimiz çok zora girer.

- Abey ben ne yapayım şimdi. Elim ayağım birbirine girdi.

- Korkma. Korkma. Her şey kontrolümüzde. Sen şimdi hiç çaktırma. Otobüsü otogara götürme.

Dönem terörün bombalarla Kentleri teslim almaya çalıştığı yıllar. İşlek bir caddede eline megafonu alıp ‘ baaammm’ diye bağırsan kaldırımlarda yürüyenler dahil, herkes tam siper.

Bir ara sollamak isterken arka koltuklardan birisinde oturan saçı sakalı birbirine girmiş bir tip görmüştüm.

- Sağ tarafında, arka koltuklardan birisinde esmer, kalın bıyıklı, sakallı bir tip var değil mi? Dikkat et, uyur numarası yapıyor hem. Numara. Sakın yeme ha.

- Aha orada. Vay katil vay. Kafayı ön koltuğun arkasına dayamış, uyur havasında şerefsiz.

-Hah ! Sakın gözünü ondan ayırma. Her hareketini kontrol et. Muavin yanında bir yerde otursun, tetikte olsun.

- Emredersin Amirim.

- Evet. Şimdi hazırlan ve otobüsü otogar yerine Emniyet Müdürlüğüne götür. Ama sakın çaktırma. Ara yollara girme. Huylanır.

- Dinliyorum efendim. Nasıl yapayım?

- Yolcuların içinden iki tane iri yarı, atik olanı seç. Muavin vasıtası ile haber gönder. Çaktırmadan yerlerini değiştirip bu imansızın çevresine otursunlar. Emniyete gidene kadar her hareketini izlesinler. Kuşkulandıkları bir hareket yaparsa muavin ile beraber hemen yaka paça saldırıp yakalasınlar adamı. Sakın hareket etmesin.

- Hemen amirim. Şimdi ayarlarım ben. Ya Amirim, daha kısa yoldan halledelim şu imansızı. Tüylerim diken diken oldu. Ölüme bile razıyım. İzin ver otobüsü ‘ ya Allah’ diye şu uçurumdan aşağıya sürüvereyim. Epey telefat veririz, ama bir kansızı da cehenneme yollamış oluruz. Canımız feda olsun Vatana.

İşler sarpa saracaktı. Hiç yoktan bir otobüs insanı telef etmek vardı. Sapsarı kesildim. Ama kontrolün elimden gitmesine izin veremezdim.

- Aman böyle bir cahillik yapma kaptan. Sizin gibi aslanlar lazım bu Memlekete. Daha yapacak çok işimiz var. Sakın bir delilik yapma.

- Amirim çok doluyum bu şerefsizlere. Bir an kendimi kaybettim. Haklısınız.
Neyse ki toparlamıştım. Şaka neredeyse kakaya dönüşmek üzere idi. Otobüste o kadar insan. Hani, tam anlamıyla Niyazi durumuna düşecekti. Ondan sonra ayıkla vicdanına düşen pirincin taşını, ayıklayabilirsen tabi.

- Kaptan, sen içerde gereken tertibatı al. Adamları herifin dikkatini çekmeden etrafına yerleştir. Muavin de yanlarında olsun. Biz Emniyet Müdürlüğünde gereken tertibatı aldık. Sen yeter ki bir sorun çıkmadan otobüsü sağ salim oraya götür.

- Evelallah Amirim. Siz bana bırakın. Tereyağından kıl çeker gibi. Şimdi adamları da ayarladım. Herifin etrafını avını seyreden aslanlar gibi sardı bizimkiler. Tek hareketinde tepesine bineriz.

Buraya kadar yaptıklarım senaryonun bir bölümü elbette. Bir de Emniyet kısmı var. O tarafı da hazırlamak lazım ki, bu yol vermez kaptan dersini iyice alsın. Hemen Polis İmdat telefonunu çevirdim cep telefonum ile;

- Alo, Polis?

- Buyurun 155 polis imdat…

-Memur Bey,az önce Antalya’ya girmekte olan bir otobüsten indim. Kemer tarafından geliyor…Plakası 07……..

- Evet beyefendi..Konu nedir?

Otobüste tuhaf konuşmalar olduğunu, bomba laflarının geçtiğini, kaptanın terörist olabileceğini ve otobüsü Emniyet Müdürlüğüne süreceğini anlatmamla Polisin sesi değişti. Hemen plakayı tekrarlattı. Teşekkür etti. 

Ses tonundan sonra işin ciddiyetini anladım, ama iş işten geçti tabi. Bir panik bende. Hemen cep telefonumu kapattım. Hızlandım, otobüsü solladım ve Antalya’ya geldim. Arabayı binaların arasında bir yere, evden uzak bir noktaya park ettim ve eve gelip beklemeye başladım.

Birkaç saat geçti. Aklıma gelen başıma geldi. Beni elleriyle koydukları gibi bulmuşlardı. Teknoloji cahili olmak da böyle bir şey. Cep telefonumun ait olduğu operatörden bütün bilgileri almaları birkaç dakika sürmüş. Bir minibüs dolusu polis eve geldi. Kapıyı açmamla beni yere yatırmaları ve kelepçeyi vurmaları bir oldu.

- Sahte ihbardan sizi tutukluyoruz. Bizimle emniyete geleceksiniz.

- Hadi yahu..Ama amirim ben öyle sanmıştım. Demek yanılmışım. Eh, beşer şaşar. Ehmm.. Kem Küm..

- Hele bir emniyete gidelim, beşeri, şaşarı, kaşarı hepsini öğrenirsiniz beyefendi

Yollandık emniyete. Kaptan, benim terörist diye gammazladığım tip, muavin ve yolcular hepsi orada. Ben kapıdan girer girmez üstüme çullandılar. Birkaç kadın yolcu ayakkabılarını çıkarıp topukları ile kafamda ağaçkakan tarzı bir gagalama işlemine girişti. Yaşlıca bir kadın, belli ki olayları pek de anlamamış, değişik yorumlamış,’ ırz düşmanı seni’ diye bir yandan suratıma tükürüyor, bir yandan da az önce örgü ördüğü şişleri sağıma soluma dürtüyordu. Meğer, polislerden birisi kadının ısrarlı sorularına dayanamamış; hakkımda sıralanan suçlardan bir tanesini söyleyip susturmuş .

- Teyze, herifin birisi otobüstekilerin seyahat hürriyetine tecavüz etmiş.

- Vay ırz düşmanı vay. Vay ahlaksız vay.

Kadının ‘ ırz düşmanı ‘ diye saldırarak beni şişlemeye kalkması bu yüzdenmiş. Ufak tefek hava delikleri ile zor sıyırdım.

Linçten kurtaranlar da sağolsunlar, polisler oldu. Ama haşadım çıktı. Beni Emniyet Müdürünün odasına aldılar. Daha doğrusu çuval misali fırlattılar. Dışarıda kalabalık dağıldı. Hepsi ifade vermiş ve tek tek şikayetçi olmuşlar.

Emniyet Müdürü, hakkımdaki suçlamaları okurken bir taraftan da olanı biteni özetledi.

Bizim saf kaptan otobüsü emniyete kadar götürmüş. Tam girişte muavin ve iki tane ızbandut yolcu, benim işaret ettiğim yolcuyu, hem de uyurken karga tulumba etmiş. Kolunu bacağını büküp eşek sudan gelene kadar benzetmişler. Ama o da boş durmamış. Karşılık vermiş. Izbandutları da, muavini de epey hırpalamış. Eski boksörmüş.

Yolda, aracı sürerken cengaverlik taslayan kaptan otobüsün el frenini bile çekmeden  atlamış aşağıya. Bağıra bağıra binaya doğru koşmuş.  Hazırlıklı olan ekipler terörist sandıkları  kaptanı hemen alaşağı etmiş, yere yatırıp etkisiz hale getirmişler. Ama epeyce etkisizleştirmişler. Dili tutulmuş. O arada biraz kim vurduya gitmiş, ağzı burnu yamulmuş.

Bütün her şey yarım saat içinde olmuş, bitmiş. Kaptan rapor alacak kadar hasarlanmış. Sonra ifadelere geçmişler. İşin aslı kısa zamanda ortaya çıkmış.

Yolcu otobüsü  meğer tur otobüsüymüş. İsrailli turist doluymuş. Muavinin işbirliği yaptığı iki yolcu da kafilenin güvenlik elemanlarıymış. Yaka paça daldıkları ise Devletin otobüse yerleştirdiği gizli güvenlik görevlisiymiş. O yıllarda İsrailli turistler hedef teşkil ettiğinden Devlet işi açığa vurmadan böyle önlemler almaktaymış.

 İşin aslı anlaşılana kadar iki taraf da birbirine hatırı sayılır hasar bırakmış.

Beni, yalan ihbar, kamu düzenini bozmak, başta olmak üzere epeyce bir suçlama ile mahkemeye çıkardılar  ve hakim tutanakları okur okumaz  anında tutukladı.

Birkaç ayda zor sıyırdım paçayı. Hapishanede bütün koğuşun kafa bulma vesilesi oldum. Uzun bir süre de böyle bir tutuklanma gerekçesine inanmadılar, beni piyasada kafa kopartan üçkağıtçılardan birisi sandılar. Tufaladığım paraları cukkaladağım yeri itiraf etmem için epey bir hırpaladılar. Voliden pay istediler. Koğuş ağası gardiyanlardan işin nasıl geliştiğini öğrenene kadar haraç istemeye devam ettiler.

Böyle şeytani bir şakayı üretebilmiş olmama bakarak koğuşta bana soytarılık yaptırmaya kalktılar bu kez. Gecenin bir vakti uyanan koğuş ağası yanına çağırıp, şov yapmamı isterdi.

- Hele iki şaklabanlık yap bakalım yeğen, içimiz daraldı, hüzün bastı yine.

Birkaç ay sonra, hafif bir ceza ile yırttım. Ama, hapiste yıpranmam yanıma kar kaldı. Olsun. Değdi. Kaptana haddini bildirmiş oldum. Başına gelenlerden sonra otobüs kaptanlığını bıraktığını duydum. Yolcu olarak bile yollara çıkmaz olmuş.

Kıvamında bir şaka harika pişmiş bir beefsteak’ın üstündeki taco sosudur. Şakasız hayat profiterolsüz yemek finali gibidir.

Not:  Bugün Dino Amcamın şakasını ilettiğim Turizmci Yazar dostum Can Bekin, cevaben, bu öykünün tam bir Türk Filmi senaryosu olabileceğini yazmış. Çok güldüm. Karakterlere önerdiği sanatçılar kahkahalarımı arttırdı. Bilmem siz ne dersiniz?

Dino Amca                  Ferhan Şensoy ( Benim aklımdan Burhan Altıntop  geçti )
Bıçkın otobüs Kaptanı   Cem Yılmaz.
Muavin                       Özkan Uğur.
Çam yarması 1            Rasim Öztekin.
Çam yarması 2            Ata Demirer
Eski Boksör                 Şahan Gökbakar
Emniyet Müdürü           Mazhar Alanson


2 Nisan 2015 Perşembe

Genel Müdür- Uzun ve yoğun mu, normal ve başarılı mı?

Yanlış anlamayın.

Uzun sürelerle çok çalışmak mı, normal süreler ile verimli çalışmak mı, demek istedim…

Bir yöneticinin ekibini doğru zamanda, doğru işlere yöneltmesi ve belirlenen hedeflerin istenilen zaman içinde yakalanmasını doğru kabul ederdik bir zamanlar.

Zamanını iyi kullanan ve bir gününü en hakkaniyetli biçimde üçe bölen, kendisine, işine ve ailesine, dostlarına eşit zaman ayırmayı bilenin usta bir yönetici olduğunu düşünürdük.

Çağ değişti.

Daha doğrusu çağ geçmişe evrildi.

Şimdi bize taş devri gibi uzak gelen sanayi devrimi ve sonrasındaki vahşi üretim anlayışı tekrar egemen oldu sektörlerde.

Özellikle de otelcilikte…

Açalım…

Yüzyılın başlarında Max Weber’in bir saptaması idi; ‘Sıkı çalışma etiği Protestan toplumsal sorumluluk anlayışının bir parçasıdır.’

Bu gün, Genel Müdür diğer Genel Müdür’den, Yatırımcı diğer Yatırımcıdan daha uzun sürelerle işinin başında olmak zorunda hissediyor kendisini.

İyi de hayattan çalınan bu uzun mesai sürelerinin, işletmenin başarısına katkısı nedir?

Otelde, normal zamanın üzerinde geçirilen saatlerin bilançoya sağladığı katkılar ne orandadır ve değer mi?

• Giderlerin azaltılması?
• Verimliliğin arttırılması?
• Karlılığın yükseltilmesi?
• Rakiplere karşı rekabet avantajı sağlanması?
• Pazar hakimiyeti ya da daha fazla pay?
• Çalışanların işlerinde mutlu olması?
• Müşteri memnuniyeti oranının yükseltilmesi?
• Ekipmanın korunması?
• Geleceğe dönük projeler üretilmesi, hayata geçirilmesi?
• Kamuoyunda olumlu bir imaj elde edilmesi?
• Markalaşma?

İnsani ve makul süreleri aşarak Otelde zaman geçirmenin, yukarıda sıralanan Şirket beklentilerine katkısı ne olmuştur?

Kısmen kendi tercihi, kısmen de Otel Yatırımcılarının ve Şirket Yönetim Kurullarının gizli/açık baskısı ile Genel Müdürler hayatlarını Otellerde tüketiyorlar.

Yaşıyorlar diyemiyorum, tüketiyorlar…

Genel Müdürlerin, rakip Otellerdeki meslektaşlarına göre daha çok çalışmaları yönünde en azından manevi bir baskı görmekte oldukları söylenebilir.

Bana sorarsanız, gerçek ölçüt 31 Aralık tarihli bilançonun saf ve makyajsız verileridir.

110 Metre engelli yarışlarında tribünler yarışmacıların engeller üzerinden atlama stillerine alkış tutabilir. Ama, hakemler madalyayı 110 metreyi en kısa sürede koşanlara veriyor.

Artık Üst yönetimlerin performansını, yıl sonunda İşletmenin ulaştığı noktaya göre değerlendirme zamanı gelmedi mi dersiniz?

Yıl boyunca periyodik performans değerlendirmelerinin önemini yadsımıyorum.

Günlük veya kısa vadeli değerlendirmeler dikkate alınırsa, insanın bedensel ve zihinsel sınırlarını zorlayan bir hataya düşülür.

Bu yaklaşıma göre, ofisinde kendinden geçercesine çalışırken kalp krizi geçirmek bir övgü nedeni olabilir, yığılıp kalana ise madalya verilmesi gerekebilir.

Tuhaftır, zamanını iyi kullanan Genel Müdüre başta meslektaşları olmak üzere Yatırımcılar da kuşku ile bakıyor.

Evine gidiyorsa, eve iş götürmüyorsa, ailesine zaman ayırabiliyor ise, hatta bir öğle vakti gidip çocuğunu yuvadan/okuldan alıyorsa, garipseniyor ve potansiyel tembel suçlaması ile karşılaşma ihtimali doğuyor.

En tepeden en alttaki çalışana kadar, verimliliği esas alan görev tanımları oluşturabilen Genel Müdürlere negatif duygularla yaklaşıyor sektör.

İşleri ve bu işlerin gerektirdiği programları etkili bir tarzda delege edebilen Genel Müdürler teşekkür yerine eleştiri ile karşılanabiliyor.

Bir meslektaşımdan duymuştum yıllar önce. İstanbul’un büyük ve önde gelen beş yıldızlı Otellerinden birisinde, yabancı bir Genel Müdür, atanmasının ardından hiçbir şey yapmadan, bir hafta boyunca sadece çalışanları gözlemlemiş.

Bir hafta sonunda, kaydetmiş olduğu notlarına bakarak normal çalışma sürelerinden sonra da ofislerinde kalmaya devam eden şef ve müdürleri uyarmış.

Gelecek haftadan itibaren sebebi ne olursa olsun mesai süresinin bitiminde Oteli terk etmeyen çalışanların işten uzaklaştırılacağını belirtmiş.

Otelin, gerekçesi ne olursa olsun, çalışanların mesai dışında kalan zamanından bir dakikayı bile istemek hakkı olmadığını vurgulayarak hem de.

Haklı.

Doğuştan belli sınırlamalar ile gelen bir bedeni ve zihni aşırı zorlamak bir süre sonra geri dönülmez sorunlara neden olabiliyor insanda.

Zorla ya da gönüllülük temelinde insanın dinlenme ya da sosyal aktiviteler için değerlendirmesi gereken zamandan çalmak, Otele farklı faturalarla dönüyor sonuçta. Çalışanlar görevlerine odaklanmakta zorlanıyor.

Sabahları işyerlerine bir asık suratlılar ordusu sökün ediyor. Zaman yönetimi olanaksız hale geliyor.

Stres, saman kağıdında hızla yayılan bir mürekkep gibi sarıyor çalışanları. Ardından anlam verilemeyen bir personel kayıp hızı işletmeyi paralize ediyor.

İşin kötüsü bu hızlı personel kaybına sağlıklı bir teşhis konulamıyor.

Tüm ayrılma ve istifaların kökeninde ücret yetersizliği olduğu teşhisi konuluyor.

Ne derece doğru bilinmez. Ama istifa eden çalışanların başka tesise öncekinden çok yüksek ücretlerle başlamadığı da açık değil mi?

Sezon ortasında, yetişmiş ve tesisi tanıyan personelin/yöneticinin ayrılmasının yarattığı zaaf hizmet kalitesini düşürüyor. Müşteri hoşnutsuzluğu baş gösteriyor.

Tam bir kısır döngü…

Bu zaafı gidermek için, o ana kadar iş bulamamış personel işe başlatılıyor. Zaman kaybediliyor. Aslında, işyeri kalitesi büyük ölçüde, birbirini tanıyan, Otele bağlı personelin zevk alarak çalışmalarına bağlıdır.

Hatta olmazsa olmazlarındandır.

Bu dengeyi sağlamanın yolu, işin gerektirdiği süreleri hakkaniyetle saptamaktan geçiyor.


Kapılarınızdaki yıldızların içini, yöneticilerin bitkinlik ve tükenmişlik içinde tamamlayabildikleri uzun mesai süreleri değil, yapılan işlerin kalitesi doldurur.

31 Mart 2015 Salı

Dünyada ilk restoran nerede kuruldu?


Bazen bir balıkçıya gidiyorsunuz. Arada bir kebapçı yapıyorsunuz. Bazen kaliteli bir mekana gitmeniz gerekiyor. İstikamet lüks bir lokanta..

Gelsin balık, kebap, etler.. Etrafta koşuşturan garsonlar… Mutfakta size en güzel lezzetleri sunmak için çabalayan yemek sanatçıları..

Bu mekanların genel bir adı var, restoran

Aranızda merak eden var mı? Bu mekanlar ilk nerede ortaya çıktı? Kim akıl etti?

İlk restoran nasıl kuruldu? Neler sunuluyordu?

Binlerce yıl önceki atalarımız hep birlikte avlanır, eti hazırlar, pişirir ve yerdi.  Etin kalan kısmını nasıl saklarlardı, pek bir bilgi yok.

Derken bir gün her şey değişti.

Başta da dedim…

Yemek mekanları ortaya çıktı. İnsanlar evlerden çıkıp dışarda yemeye yöneldiler.

Damaklarını mutfak ustalarına emanet etmeye başladılar.

Şöyle bir bakalım mı?

Hayatta kalmak için bedenin doğal bir etkinliği olan beslenme, hangi yolculuklardan geçti de bugün dev bir endüstriye dönüştü?

İnsanlar, birilerini besleyerek para kazanma düşüncesine nasıl vardı?

Tarihin bir anında, ilk kez bir masa ( mermer, taş, ahşap) kurup diğerlerine ‘ gelin, bakın ben burada çok güzel yemekler hazırladım. Siz yemek hazırlamak için yorulmayın’ diyen girişimciyi merak ediyor musunuz?

O zaman buyurun..

Muhtemelen o devirde para yoktu. Yemek satan girişimci acaba karşılığında ne isterdi? Hayvan postu? Süs eşyası? Ayakkabı? Silah? Kim bilir?

Çok eskilere ait kayıtlar yok. Ama bugün hepimizin ağzından düşmeyen restoran sözcüğü ve işletmeciliği nasıl ortaya çıktı, bu konuda ilginizi çekecek bilgiler var.

Bir gün yemek bir sanata ve sosyal etkinliğe dönüştü

Avrupa bu işin ilk filizlendiği coğrafya..

Ama bir mutfak kavramının ortaya çıktığı dönemde bile, halk, evin dışında, yemeğini düzensiz bir biçimde yerdi. Arabalarla yolculuk yapılan yolların kenarlarında hanlar vardı.

Zenginler, bu yolculuklarda hanlarda konaklar ve yanlarında hizmetçiler bulundururdu. Yemeklerini bu hizmetçiler hazırlardı.

Kiliselerde de yolculara yemek ikramı olurdu.

Ama halkın dışarı çıkıp yemek yiyeceği mekanlar henüz ortada yoktu.

İnsanlar bu gereksinimi genellikle evlerde giderirdi. Sofraların çok zengin ve gösterişli olmadığını da ekleyelim. Zira ne maddi olanaklar vardı, ne de bilgi.

Hastaneler ve hapishanelerde de yemek çıkardı. Ama tatsız ve yavandı.

Sanırım bir ülke tahmini yaptınız.

Yanılmadınız.

Bu işler ilk olarak Fransa’da başladı.

1600’lü yıllar cafelerin kurulma dönemidir. Ortaya çıktılar ve hızla tüm Avrupa’ya yayıldılar.

Önceleri kahve, kakao ve şarap sunulurdu. Ardından, asiller son haberleri, dedikoduları ve yorumları paylaşmak için buralarda bir araya gelmeye başladı.

Hem sohbet ettiler, hem de içkilerini yudumladılar.

Bu mekanlar, bildiğimiz modern restoranların atasıdır.

İlk kez kim bir mekana restoran adını verdi?

Yıl 1760. Fransa’nın başında XV Louis var.

Boulanger isimli bir mutfak ustası çıktı ve tedavi edici ve müthiş besleyici olduğu iddiası ile hazırladığı çorbaları sunduğu mekanlar açtı.

Çorbalarına da tazeleyen, dinçlik veren anlamında, restaurers adını verdi.

Mekanının adını da restorante koydu.

Buraya dikkat.

Türkçedeki lokanta ismi ise lokal kökünden türeyen İtalyanca Locanda’dan gelir.

Kıyamet koptu, isyan çıktı

Boulanger’in mutfaktaki bu ihtilalci atağı Chaine des Rotissers ve Chaine de Traiteurs gibi güçlü loncaların şiddetli tepkisini çekti.

Çıkarlarının zedeleneceğini düşünen bu loncalar Boulanger’e karşı çıktılar.

Fırıncılar Loncası bile korktu. Gelişmeleri izlemeye başladı.

Aşçılar Loncası ise işi hukuksal boyuta taşımaya kalkıştı. Yemek servisini yapma hakkının kendilerinde olduğunu vurguladılar. Boulanger’in Lonca üyesi olmadığını ve bu işi yapmaktan men edilmesi gerektiğini iddia ettiler.

Fransa oturdu ve bu kavgaları izlemeye başladı.

Ama Boulanger müthiş bir PR ustası idi

Önemli gurmeleri, kralı, siyasi ve sosyal hayatta etkili isimleri kendi tarafına çekmeyi başardı. Sonunda restaurateur olarak çalışma hakkını elde etti.

Bu adım Loncaların gücünü azalttı.

Boulanger Usta kısa sürede menü çeşitlendirmesi yaptı. Zengin bir mutfak yarattı.

Büyük bir başarı kazandı.

Bu başarı başka ustalara da ilham verdi. Hızla yeni yerler açıldı.

1804 yılında Paris’te beş yüzden fazla restoran vardı.

İlk lüks lokanta ne zaman açıldı?

Tarih 1782.

Yer elbette yine Paris.

Adı – La Grande Taveme de Londres

Lokantanın sahibi ise Antoine Beauvilliers.

Bu isme de özel dikkat isterim. Antoine Usta Mutfak Sanatı kitabını yaqzıd ve Fransız Mutfağına çeki düzen verdi ( L’Art du Cuisinier- 1814 )

Geldik 1838 yılına.

Bon Marche işte tam da bu yıl ve 25 dönüm üstüne kuruldu. 1852 yılında tam bir yenilemeden geçti ve son halini aldı.

İmza Aristide Boucicaut’a aittir.

Bu dev mağazada 3500 kişi çalışıyordu.

Onlara sunulan – ücretsiz – yemekleri ise 100 aşçı ve garson hazırlayıp servis ediyordu.

Bu gün itibarıyla Paris’in en eski restoranı La Tour d’Argent’tir.

1913 yılında kapanan ve 19. yüzyılın en ünlü restoranı olma unvanını elde eden Cafe Anglais'in ünlü mönüleri hala sunulmaktadır.

Sözüm bu günün mutfak ustalarına

Bütün zamanların en büyüğü kimdir?

Yani bu günkü mutfak sanatçılarının piri kimdir?

Elbette Careme.

Duymayan ve bilmeyen mutfakçılara üzülürüm.

Mutfağın altın çağı 1800’lerde büyük usta Marie Antoine Careme ile başlar.

Careme Dünyanın en ustalarından birisi hatta ilki idi.

Bir başka büyük usta ise Georges Escoffier idi. 1935 yılında ölümü ile bir devir sona erdi.

Careme Usta, Fransa’nın efsane Dış İşleri Bakanı Talleyreand’ın, müthiş bir gurme olan o dönemin Rus Çarı’nın, Polonya Kralı ı. Alexander’in ve Baron Rotschild’in aşçıbaşısı olarak çalıştı. Büyük takdir kazandı.

Aslında amacı mimar olmaktı.

Ama babası onu küçük bir restoran işleten amcasının yanına çırak olarak verdi.

Careme burada bütün ihtirası ile çalıştı. Yemek sanatının bütün inceliklerini öğrendi.

Gençlik yıllarında Paris’e gitti.

Yemek hazırlamada üstün başarılar elde etti ve Aşçıbaşı unvanını kazandı.

Kısa zamanda büyük bir üne kavuştu. Ünlü gurmeler hep onu aramaya başladılar.

Bir yandan da yemek ve uygun şarap eşleşmelerine kafa yordu.

Temel kavramlar geliştirdi.

Çok özel bir çorba türü olan konsomeyi mükemmellik derecesine ulaştırdı.

Bir yemekte konsomeyi giriş olarak ilk kez sunan Şef Careme’dir.

Yemeği başlatan çorba bir operanın açılışı gibidir

Bu sunuma hayran kalan Grimod de la Regniere, Careme’ye yönelttiği iltifatında, “ Yemeği başlatan çorba bir operanın açılışı ya da bir evin girişi gibidir. Daha sonra hangi yemeklerin geleceği konusunda bize fikir verir” demiştir.

Careme bir çok Fransız sosunun ve rafine yemeklerin yaratıcısıdır.

Mimariye olan düşkünlüğü sayesinde sofralara ilk buz heykelleri ve kalıp süsleri yerleştiren de Careme’den başkası değildir.

Büyük Usta’nın ünü biraz da, bir çok etkin kurumun, kulübün, otelin ve restoranın mutfak şefini kendisinin yetiştirmiş olmasından kaynaklanır.

Mesela Soyer ve Fracetelli Londra’nın ünlü Reform Kulübünün şefleri idi.

Dönemin ünü gurmeleri Brillat ve Savarin de ondan etkilendiler.

Careme zamanının önemli bir bölümünü yaptıklarını yazıya dökmeye ayırdığı için, elimizde onun yemek anlayışını anlatan zengin bir kitaplık var bugün.

Yararlanılan kaynak: http://www.turkforum.net/651341-restaurantin-tarihi.html

30 Mart 2015 Pazartesi

Yunanistan’a Türkiye'den Turizm Bakanı

İlginç bir yazı daha kaleme almışım bundan 5 yıl kadar önce. İtiraf edeyim, epey de haklılık payı olan ve bugünleri haber veren bir yazı olmuş.

Buyurun, tepe tepe okuyun...

Konu ile ilgili olarak iki görsel paylaştım. Ege’de hangisini görmek isterdiniz?



Tercih sizin.

*******
Bazı turizmciler Yunanistan turizminin krizde olmasından bir sevinç payı çıkartıyorlar, bunun Türkiye’ye yararlı olduğunu düşünüyorlar.

Gerçekten de öyle midir, bunu tartışalım…

Düz mantıkla düşünürsek, “ Avrupa’nın belirli bir seyahat kitlesi var, Yunanistan’ı tercih etmeyen doğal olarak Türkiye’ye yönelecektir” diyebiliriz.


Fizikteki bileşik kaplar teorisi gibi…

Ama küresel ekonomi fizik kanunlarına göre işlemiyor ki.

Çin, parası yuan ile kafasına göre oynayabiliyor mu?

Ya da BP bütün dünyayı karşısına alıp “ sızıntı olan kuyu benim, ben zarar ediyorum, size ne oluyor?” diye babalanabiliyor mu?

İki asır önce insanların, işletmelerin, sistemlerin bütün marifetlerini 15-20 kilometre içinde sergilediği bir ekonomik yapı yok artık.

Dünya bir bütün…

Dünya artık tıpkı bir insan bedeni gibi yekpare…

Bedenin bir noktasındaki minicik bir sivilce bütün bedeni ateşlere atabiliyor.  Dünyanın minicik bir köşesindeki hafif bir arıza da yerküreyi ateşe sarıyor.

Bir tarafın krizi, acısı diğer tarafın kazancı, mutluluğu diyemiyoruz artık.

Sadede gelelim; Yunanistan’daki kriz derinleşirse…

Turizmi devreden çıkarsa…

Finans krizi topyekün bir iflası tetiklerse…

Maaşlar, dış ve iç borçlar ödenemez, tesisler kapısına kilit vurur, üretim biterse…

Bu tehlikeli gelişmelerin etkisi Ege ile Adriyatik arasına sıkışmış bu minik ülke ile sınırlı kalır mı sanıyorsunuz?

Politik açıdan bakın.
Ekonomi açısından bakın.
Sosyal açıdan bakın.

Bölgenin jeostratejik realitesi açısından düşünün.

Dünya’nın yaşadığı faşizm deneyimini hatırlayın. O acı deneyimler gösterdi ki, açlık faşizmin ebesidir. Açlık her insanın dnasında gizli yok etme güdüsünün prangalarını çözen anahtardır.

Başıboş, aç, umutsuz kitleler, hele bir de en hassas yerlerinden, ırkçı/ulusal damardan yakalanırsa, birkaç hafta içinde olacakları tahmin bile edemezsiniz.

Bu, muhtemel sürecin politik yönüdür.

Ya ekonomik açıdan neler olur?

Batısı ve Doğusu ile Dünyanın Yunanistan ekonomisine yaptığı bütün yatırımlar batar. Küresel finans piyasalarında Yunanistan bonoları, tahvilleri tuvalet kağıdına döner.

Zaten suni teneffüs ile şişirilmiş bütün borsalar iğne batırılmış balon misali patlar.

Sadece Yunanistan ya da Türkiye borsaları değil, New York, Tokyo, Londra, Pekin, Moskova, tümünden bahsediyorum.

Yunanistan sermayesinin küresel yatırımları iflas eder. Somut bir örnek vermek gerekirse Türkiye’deki Finansbank’ın kaderi belirsizleşir. Ki, Yunanistan finans kapitalinin dünyanın bir çok ülkesinde bu tür banka yatırımları vardır ve hepsi sıtma nöbetine tutulur.

Yunanistan ve yakın komşularından başlayan nakite hücum global bir histeriye dönüşür, insanlar genlerinde saklı varlıklarını koruma güdüsü ile varını yoğunu satıp nakit stoklamaya başlar.

Tezgahlar durur.
Ticaret biter.
Üretim tehlikeli boyutlara kadar iner.
Açlık başlar.

2008’i bırakın, gelmiş geçmiş bütün krizlere rahmet okutacak bir karanlık çağa girilir.

Bakın, Yunanistan turizminden girdik, nerelere geldik.

Ama bunlar bir gamlı baykuşun hayali kehanetleri olmayacak kadar net, muhtemel olasılıklardır, zira artık Dünya yek pare bir insan bedeni gibidir.

Orada ne olursa olsun, bana dokunmayan yılan bin yaşasın dönemi bitti.

Gelelim radikal önerimize;

Yunanistan’ın yaşadığı krizin kat kat şiddetlilerine direnmiş ve başarmış Türkiye turizm endüstrisi, vizyoner ve ehil bir turizm profesyonelini Yunanistan’a önerirse...

Küresel ilişkileri olan, Dünyaya 21 yüzyıl penceresinden bakan, cesur, donanımlı bir turizm profesyoneli Papandreu tarafından Yunanistan’a Turizm Bakanı olarak atanırsa…

Tam yetki ile göreve başlayacak olan bu profesyonel, krizi ustaca yönetmeyi ve Yunanistan turizmini ayaklarının üstüne kaldırmayı başarırsa, neler olur?

Kısa bir süre sonra Türk Bakan, önce Yunanistan ile Türkiye arasında bir ortak turizm stratejisini önerir, kabul ettirir ve zaman içinde hayata geçirirse…

Ardından bu başarılı stratejiye ilkin Bulgaristan, Arnavutluk, Bosna, Sırbistan, Hırvatistan, Makedonya, Slovenya ve diğer yakın Balkan ülkeleri katılırsa…

Sağlam bir belkemiği ile hayata geçecek olan bu bedene zaman içinde Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Kıbrıs, Gürcistan, Azerbaycan da eklemlenirse…

Doğu Akdeniz Turizm Koordinasyonu

Neler olur?