9 Kasım 2012 Cuma

Siz hala inovasyona inanmıyor musunuz?


Şimdi Japon erkeklerinin bedenleri hakkındaki düşüncelerini yazsam ilginizi çeker mi?

Japon erkeklerinin binlerce yıldır bedenleri ile ilgili olarak bir önyargıya sahip olduklarını söylesem…

Desem ki, Japon erkekleri genetik olarak bedenlerinin kötü koktuğuna inanırmış.

İlginizi çekmez… Bilirim, okur geçersiniz.

Ama Türkiye’de birisi var. Bir işadamı… Bu bilgiyi sonuna kadar okumuş. Alt tarafı bir genel kültür şişirmesi olduğunu düşünmeden okuyunca Japon erkeklerinin bu kokuya karşı geliştirdikleri çözümü de öğrenmiş.

Bu kokuyu bastırmak için bolca gül suyu, gül şurubu, gül yağı, gül marmeladı tüketirlermiş. Böylece bedenlerinin gül kokacağına inanırlarmış…

Siz bu bilgiyi öylesine okuyup geçtiniz. Ama İzmir merkezli Atay Holding’in patronu Mehmet Atay bu bilgiyi okuyup geçmemiş.

Ve tahmin ediyorum aklında bir şimşek çakmış o an..

Zeytinyağı üreticisi Aktay grubu İsparta’dan satın aldığı gül yaprakları ile zeytini birlikte ezerek gül kokulu zeytinyağı elde etmiş. Japonlar bu olağanüstü inovatif ürünü kapışıyor.

Birkaç açıdan kutlamak gerekiyor Atay Holding’i…

Öncelikle, binlerce kilometre ötedeki bir ulusa ait bir bilgiyi okuyup geçmediği, aksine buradan bir değer üretebileceğini hissettikleri için…

Tabi bu ilginç bilgiyi bir üretim değerine eklemlemek de üstün bir inovasyon başarısı…

Kötü koktuğuna inanan Japon erkekleri…

Gül yaprakları…

Zeytinyağı.

Buradan başarı çıkıyor…

Teşekkürler Atay Holding.

Bunca kuru gürültü arasında sessiz, sakin işini yaptığın için…
 


30 Ekim 2012 Salı

Mengenliler ne yapmalı?



Bir yıl sonra Mengenlilerin önüne seçim sandığı gelecek.

Bir olasılık daha var. Yasal düzenlemeler başarılı olmazsa seçimlerin zamanında yapılması da ihtimal dahilinde.

Bir ya da iki yıl sonra Mengenliler oyları ile kentlerinin beş yıllık geleceğini bir başkan adayına teslim edecekler.

Son dakikada bir şeyler gevelemek yerine şimdiden devreye giriyorum ve hepinizle birlikte soruyorum;

Mengen’li ne yapmalı?

Önce bir soru sormalı kendisine…

“ 2012 yılındaki Mengen’den memnun muyum?”

Bu soruya cevap evet ise yapılacak şey basit. Yerel seçimlerde, memnun oldukları Mengen’i kendilerine sağlayanları iş başına getirmek…

Eğer cevap ‘hayır’ ise…

Yani, 2012 yılındaki Mengen’den memnun değilse… O zaman nasıl bir Mengen istediğine karar vermek. Şimdiki Mengen’de neleri beğenmediğini belirlemek ve bunların yerine nelerin olması gerektiğini ortaya koymak.

Ben biraz yardımcı olayım…

Mengen Türkiye’nin en hızlı ve en yoğun göç veren kentlerinin başında geliyor.

Gurbetteki Mengen’lilerin sayısının, köyler de dahil olmak üzere kasabada yaşayanların sayısından birkaç kat daha fazla olduğunu tahmin etmek zor değil…

2012’de Mengen fotoğrafına bakınca ben bir emekli cenneti görüyorum. Tabi böyle bir manzaraya cennet demek ne ölçüde doğru, o da ayrı bir konu…

Tıklım tıkış erkek erkeğe kahvehanelerde al papazı, ver kızı ile geçen saatler, heba olan toplumsal enerji ve törpülenen gelecek umutları.

Boşalan mahalleler… Boşalan köyler… İnsan nefesinden ve kokusundan yoksun kaldığı için küsen, sararan, solan bahçeler, tarlalar…

Sokaklarda yüzlerce genç ve çocuk var.

Her birisi geleceğin gurbetçisi…

Büyük bir çoğunluğu askerliğini yapar yapmaz sahillerdeki otellerin mutfaklarına doluşacak, bıçaklar, tencereler, tezgahlar arasında ömür tüketecek.

Çocuklar bu durumda… Peki yaşlılar?

Uzun ve kahırlı gurbet yıllarının ardından köyüne, kasabasına dönmüş yaşlı emeklilerin hiç şaşmayan günlük rotası var.

Ev ve kahvehane…

Mukadder bir vuslat için sözleşmiş olduğu Mengen toprağının son çağrısına kadar hep sürecek bir rotada gidip gelmeler…

Velhasılıkelam…

Mengen de insanlık tarihinin saklı kıvrımlarında bir hatıra olarak yerini almış binlerce tarihi kentten birisi olma yolunda hızla ilerliyor.

Tıpkı taş ve moloz yığınına dönmüş Likya kentleri gibi… Lidya kentleri gibi… Frigya gibi… Bitinya gibi… Roma gibi… Selçuklu gibi…

Özetle…

Dostlar ben bana hüzün veren bir Mengen görüyorum her gelişimde…

İçimi yakan… Üzen. Mutsuz eden bir fotoğraf çıkıyor hep karşıma…

Gökkuşağının canlı renkleri yerine hep pastel, uyuşuk, tatsız renkleri çarpıyor gözüme her seferinde…

Bu durum tersine dönebilir mi?

Elbette!

Mengen insanlığın ortak hazinesine büyük değerler yaratan muhteşem bir Anadolu kasabası olarak hayatını sürdürebilir mi?

Kesinlikle!

Bunun için gereken tarihsel, doğal, sosyal miras var mı?

Fazlasıyla!

Bir sonraki yazıda konuyu sürdüreceğiz. O zamana kadar bu konuyu daha da ısıtalım isterim. Yazın, eleştirin, yorumlayın.

Gelen seçimler Mengen için bir kırılma anı. Yol ya bitişe ya da çıkışa çıkacak.

Bir sonraki yazıya kadar kendinize şunu sorun;

Beş yıl sonra nasıl bir Mengen görmek istiyorum? Nasıl bir Mengen’de yaşamak istiyorum?

29 Eylül 2012 Cumartesi

Çiftlik balığına haysiyet kazandırmak...


İnsanoğlunun geliştirdiği en adaletli üretimlerden birisi balık çiftlikleridir. 

Hakkaniyetlidir. 

Balık çiftlikleri olmasaydı gerçek deniz balıkları zengin sofralarında siyah havyar muamelesi görürdü...

Denizlerde bir o yana bir bu yana seyirterek, özgürce yetişmiş balıkların tadına aşık bir mide için ise, balık çiftlikleri, yeme içme sanatına indirilmiş bir avam darbedir.

Ama çare yok. Manzara bu. Balık çiftlikleri var. Ama çözüm de var…

Hem çiftlik balığını bu kadar da aşağılamayın. Onun tercihi değil ki daracık havuzlarda tıka basa beslenip tezgahlara obezitenin canlı tarifi gibi çıkmak...

Arada bir mecburen satın aldığınız çiftlik balıklarını günahlarından arındırıp el değmemiş bir deniz bakiresi kıvamında sofralara servis yapmanızın taktiklerini sunuyorum.  

Doğadan kopuk yetiştirilen çiftlik balıklarının pişmanlık yasasından yararlanabilmeleri için gereken altyapıyı oluşturuyorum.

Gurme değilim. Aman bu mertebeye yükseltmeyin. Sadece, hayatın tüm alanlarında olduğu gibi, denizde de ötekileştirmeye ve dışlamaya karşıyım.

Denizde doping yapmadan, aslanlar gibi ayakta kalan balıklar vardır. Ekmeğini taştan çıkarır. Koç gibidir. Kas yapar. Yağlanır. Balık gibi balıktır.

Oltaya gelişinde, ağa takılmasında bile asalet vardır. 'Albeni'den mülhem, 'Yebeni'si vardır.  Dil ve damak ile ilk teması bir ön sevişme tadındadır. Ağızdan mideye seyahati kutsal yolculuk gibidir. Midede hacı olur.

Bir de toplama kamplarında yaşayan balıklar vardır. Dönektirler. Aslını inkar eden haramzade muamelesi görürler. ÇİFTLİK BALIĞI  ismi altında kategorize edilirler.

Balıkçı tezgahlarında ne kadar makyaja bulansalar da tanınırlar. Evden acele ile çıkmadan önce makyaj setinde ne varsa sürüştürmüş, takıp takıştırmıştırlar. Kamplarda yaptıkları detoxun yarattığı yapay canlılık hemen göze çarpar.

Tablalarda fark edildikleri anda dudak bükülür. İhtilalci bir örgütte ajanlık yapmış ve deşifre olmuş gibi aşağılanırlar.

Balığın denize küstüğü, denizin dopingsiz balığa hasret kaldığı günlerde yaşıyoruz. E o zaman ne yapmak gerekir? Balıksız bir rakı sofrası, ucunda elma olmayan bir elma şekerine benzer. Ağaçtan sapı yala dur, neye yarar?

Rakı masası benim için bir nikah masasıdır. Kallavi bir yudum öncesinde midemi bir gerdek odası gibi hazırlayacak birkaç lokma balık indirmezsem, rakı bana tecavüz etmiş gibi hissederim.

Haydarinin, taratorun, beyaz peynirin, kavunun nikah şahitlikleri de bir işe yaramaz. Nikah daha baştan hukuk dışı sayılır.

Kim söylemişse ceddine rahmet, 'meşru zeminlerde çare tükenmez'. Biz de meşruiyet zeminini terk etmeden, ÇİFTLİK BALIĞI da olsa, bir çuprayı gerdeğe hazırlamanın yöntemlerini sunalım. Çiftlik çuprası dönmüş olsa da, bir özeleştiri şansı verelim.

Haysiyet kazandıralım.

Eliniz alışkın olmayabilir, en iyisi pullarını balıkçıda temizletin. Aman kafasını koparttırmayın. İçi temizlensin. Kafasından kuyruğuna kadar yardırın.

Mutfağa vasıl olsun.

Sırada ÇİFTLİK ÇUPRASINI çiftlikte yaşadığı paralı askerlik misyonundan kurtarmak vardır. Ona balık olduğunu hatırlatmak gerekir. Biz buna marine etmek diyoruz. Her mutfakta bolca bulunan birkaç basit malzeme ile ÇUPRA’ya beyin yıkama uygulamasıdır. 

Malzemenin ÇUPRA’ya uygulanması hafif işkencevari olsa da, o tatlı 'gel keyfim gel' zamanlarının tortusundan kurtarılması için başka da bir yol yoktur. Başka bir yöntem kullanan da bence bir çuval inciri apteshaneye çevirmektedir.

Elma sirkesi, sızma zeytinyağı, tuz, dövülmüş karabiber ve iki diş sarımsak. İşte size ÇİFTLİK ÇUPRASI’nın eti bir tarafa, genetik hafızasını bile temizleyecek malzeme.

Balık sayısına göre miktar ayarlanabilir. Ama iki adet büyük çupra için;
Bir çay bardağı dolusu sızma zeytinyağı
Bir çorba kaşığı elma sirkesi.
Bir çorba kaşığı dövülmüş karabiber.
İki tutam tuz.
İki diş sarımsak.

Bir kapta bulamaç haline gelene kadar karıştırılır. ÇİFTLİK ÇUPRALARI süzgeçte süzülmüştür. Bir fırça ile  kıvama gelmiş karışım, balıkların içine, dışına güzelce yedirilir. (Umarım kafalarını çöpe atmadınız, bozuşuruz ). İki yüzüne attığımız çiziklere iyice bandırmayı unutmuyoruz. Sonra haysiyetine kavuşmaya başlamış balıkları bir tepsiye diziyoruz. Karnını açıp birer tutam biberiye yerleştirerek bir saat kadar uyumalarına izin veriyoruz. Sosyete eşrafı biberiyeyi rozmeri olarak bilir.

Uykularının sonuna doğru, balık olduklarını hatırlamış olan ÇİFTLİK ÇUPRALARINI öperek uyandırıyoruz. Mangalda kömür ateşinin içi, TV karşısında dayanamayıp uyuklayan ihtiyarlar misali geçmiştir. Izgaranın üstünü yağlamayı unutmayın. Tadına varılmamış uyku sonrası hafiften esneyen balıkları ızgaraya yerleştirin. Ateş dansını başlatın. 

Aç karnınıza salladığınız birkaç yudum rakının hassaslaştırdığı duyularınızın etkisi altında, ızgaradan gelen cızırtıları yangın alarmı sanıp balıklara saldırmayın. Bekleyin. Pişiyorlar. Piştikleri zaman ızgaradan kolayca ayrılırlar, merak etmeyin.  Eliniz ısrarla rakı kadehine yapışmasın, arada bir fırçayı alın, birkaç dakikada bir çupraların her iki yüzüne güzelce yedirin.

ÇİFTLİK ÇUPRALARININ Nirvana’ya ulaşma yolculuğunun finalinde onlara rahat bir yatak gerekir. Yaş nane, taze soğan, roka ve maydanozu ince kıyım doğrayın. Tepside kuştüyü yatak benzeri bir zemin hazırlayın. Üzerine çok az nar ekşisi, sızma zeytinyağı ve sumak ekleyin. Karıştırın.

Çiftlik Çupraları bütün günahlarını ızgarada bırakmış, yeni doğmuş bebek masumiyetinde gözünüzün içine bakmaya başlamıştır. İhtimamla alın. Hazırladığınız yatağa yatırın. Üşümesinler, üzerlerini bir kapak ile örtüverin.  Beş-on dakika dinlenme yeter.

Kapağı kaldırın. Yemek yemek ile tıkınmak arasındaki ince ayrım tam bu noktada gösterir kendini. Mide esiri hamallar anında yumulur balıklara. Durun. Önce tepsiden yükselen koku ile burnunuzu ödüllendirin. Koklayın.  (Laf aramızda, ben o baş döndürücü kokuyu, o an Jenifer Lopez’in omuzlarını koklamaya değişmem. )

(Bakın, eğer bütün tembihlerime rağmen işin başında kafalarını koparıp atmışsanız yazıklar olsun. En başa dönün, eve getirdiğiniz balıkları aynen balıkçıya iade edin. )

Tepsinin kapağını açtınız. Koku ile burnunuzu ödüllendirdiniz. Başparmak ile işaret ve orta parmaklarınızı bir tutam yapıp, o canım yanaklardan birer parça kopartın. Burundan sonra dilinizi, damağınızı da ödüllendirin. Hakkınız.

Helal olsun size.

Uzun paralı askerlik zamanlarından sonra garip ÇİFTLİK ÇUPRALARINA HAYSİYET KAZANDIRDINIZ.

Afiyet olsun.


11 Eylül 2012 Salı

Gururun arkasına saklı değer! Kula


Anasının karnında bizler gibi 9 ay 10 gün kalan bir bebek, hangi ruhsal yolculuklardan geçer, hangi görünmez arenalarda kaskatılaşır?

Neden bir gün atına atladığı gibi yüz binlerce askerin önünde, son hızla ileri atılır, binlerce kilometrelik menzillerde, yeri göğü kana bulamaya çıkar?

Evli, evinde cıvıl cıvıl çocuk sesleri çınlayan, akranı bir güzel kadına aşık, evinde hasta annesi olan, birkaç gün önce arkadaşları ile ava çıkmış, şarap eşliğinde av etini müthiş bir haz ile yemiş binlerce genç askeri, hangi delici bakışlarla, yüreklerinin neresinden yakalar?

İnsan dilinden çıkabilecek hangi sözler, ağızdan çıktığı anda birer balyoza dönüşür ve genç askerlerin ruhlarındaki sukuneti, içsel barışı paramparça eder?

Nasıl bir güç, bu gülen, ağlayan, korkan, üzülen gençleri, evlerinden, bahçelerden, şehvet dolu yataklardan toparlayıp bir araya getirir, acımasız bir savaş makinesine dönüştürür?

Pers Ülkesi'nden İzmir yakınlarına gelir... Sonucundan, son saniyeye kadar asla emin olamayacağı vahşi bir kapışmaya tutuşur.

Hangi sözlerin büyüsü, o vahşet içinde kafasına inebilecek bir kılıç, balta olasılığını silip atar, kolunu, insan kurban edilen bir mezbahada, mekanik bir kesim aracına dönüştürür?

İnsanlığın uygarlık yolculuğunun en heyecan verici kavşaklarından birisi olan Lidya Ülkesi'nin Başkenti Sardes'i yerle bir eder?

Geçen hafta Sardes'ten, Anadolu içlerine doğru yola çıkmış, hemen Kula öncesinde mola vermiştik.

Salihli'yi geçince, hemen sağda birkaç Anadolu piramiti göze çarpar. Bu piramitlerin konduğu ova, Pers Kralı Kyros'un, Lidya'nın son Kralı Krezüs'ü yendiği ve esir aldığı yerdir.

Ana yoldan ovayı seyrederken, sıradan ve barışçı bir fani olarak, insan bu sorulara cevap arıyor.

İyice dalıp giderseniz, az sonra orduların ovada aniden belireceğini, hücum borusu çalar çalmaz, vahşet ve yok etme duygusu ile yoğrulmuş canlı savaş makinelerinin, otomatiğe bağlanmışçasına kıyıma başlayacağını düşünmeniz de mümkün.

Bir an bunu hissettim. Bu savaşta safımın elbette hemşerilerim, atalarım olan Lidya'lıların yanı olacağını kalbi olarak kabullendim.

Kyros ve Krezüs arasındaki savaş bir başka dehşet verici. Bir başka entrikalar düğümü... Bir başka lanet senaryosu...

Bir bakıma, ezelden beri süregelen Doğu-Batı savaşının bir merhalesi de sayılabilir. Anlaması, çözmesi zor bir tahteravalli gibi.

Bu güzel yarımadanın, binlerce yıldır Doğu'dan Batı'ya, Batı'dan Doğu'ya, fatihlerin ayakları altında çiğnenmesi nasıl bir tarih kurgusudur, anlamak mümkün değil.

Neden hep bu mazlum ve güzel Yarımada? Troya Savaşları, Makedonyalıların işgali, Roma, Persler, Bizans, Araplar, Haçlılar, Moğollar?

Yazar, Sevgili Recep Yavuz'un o nazik ve gurur verici mesajında rica ettiği diziyi mutlaka kaleme alma kararını, tam da bu ovada, bu düşüncelere boğulmuşken alır. Kendisine ve gıyabında bu tarzdan hoşlanan okura söz verir.

Yola devam eder.

Ovayı aşarsınız, Kula sınırı sizi mağrur ve unutulmuş tabelası ile selamlar. Az sonra, bir önceki yazıda anlattığım manzara sizi teslim almaya başlar.

Yer, bozkırın siyah/beyaz sadeliğini giyinmiştir. Gökyüzü beyaza çalan mavi, yeryüzü kapkaradır. Aslolan kara ve beyazdır, gerisi ayrıntıdır, der gibi.

Ovayı aşıp sola baktığınız anda, birkaç bin yıla ancak ulaşabilen hayal gücünüzün sınırları, birkaç saniyede milyonlarca yıllık bir uçsuz bucaksızlığa genişler, anlamaya çalışırsınız, minikleşir, kalakalırsınız. Akıl sır ermez.

Hemen solda, anayoldan birkaç kilometre ötede Divlit Yanardağı, yeryüzünün hiç bitmeyen estetik ameliyatının bir izi gibi dikilir. 12 bin yıl önce patlamıştır. Ama, bir milyon yıllık bir patlamalar dizisinin son evresidir.

Etekleri ve tabanı, çevresinde kilometrelerle ölçülen bir alan, bir zamanlar hayatı bitirmeye akan lavların taşlaşmış mirası gibi kapkaradır.

Kula ve çevresinde 4 tane aşınmamış, muhtemelen patlama potansiyeli taşıyan yanardağ, 9 tane de aşınmış, faaliyeti bitmiş yanardağ vardır. Batı'dan Doğu'ya bir hat üzerinde sıralanmışlardır.

Demirköprü Barajı'nın yanındaki Sindel Yanardağı'nın eteklerinde, taşlaşmış lavlar kazıldığında altından insan ayak izleri çıkar. Hem de onlarca...

Bilim bu izleri yaklaşık olarak 25 bin yıl geriye tarihlendirmektedir. Bu izlerden sadece Fransa ve Macaristan'da olmakla birlikte, bu kadar çok sayıda, kadın, erkek ve çocuk ayak izleri sadece Sindel çevresindedir.

Tarih, doğa, kültür Ege'nin bu bereketli topraklarında Kula adlı hazineyi el birliği ile örmüş, sarıp sarmalamış, neredeyse hiç bozulmadan yirmi birinci yüzyıla hediye etmiştir.

Kula'da sadece insanlık tarihi değil, yeryüzünün sancılı estetik operasyonlarını kaydeden jeolojik tarih de sahnededir. Jeolojik tarihi uzmanına bırakalım. Ancak birkaç bin yıllık bir dilime yetecek olan algılarımızı, yine Kula'nın insanla buluştuğu ilk çağlardan bu yana yöneltelim.

Yani, Amasra'lı hemşerimiz, tarihçi Strabon'un verdiği isimle KATAKEKAUMENE'ye odaklanalım. Bir turizmci gözü ile baktığım için, Kula'ya gelecek bir tatilcinin zamanını nasıl geçirebileceğini anlatalım. Ki, sakladığı hazinelere bakılırsa, zaman geçirmekten çok, nasıl yeteceğini düşünmek daha doğru olur.

Yolumuza devam edelim. Yine solda, Gökçeören Beldesi'ni kuzeyden çeviren aşınmış volkanları geçince, hemen birkaç kilometre içeride Emre Köyü'nü görürsünüz.

Adından anlaşılacağı gibi, Anadolu'nun birçok yöresinin sahiplendiği Yunus'un türbesinin bulunduğu köy...

Girişten başlayarak herkesi içine alıveren manevi bir sis, sanki Emre Köyü'nün doğru adres olduğunu, Yunus'un burada Hakk'a yürüdüğüne ikna eder sizi. Emre Köyü, adını kurucusu Tapduk Emre'den alır. 700 yıllık bir geçmişi vardır.

Bir tarihi çeşme, Carullah Bin Süleyman'ın inşa ettirdiği muhteşem cami ( 1547/1548), hamam, konaklar ve pazaryeri buram buram Osmanlı/Selçuklu kokar. Tekke ve medrese de Osmanlı'nın iz bırakmış mühürleridir.

Carullah Bin Süleyman Camii'ne bir parantez açalım, benzeri az bulunur ahşap ve taş işçiliğini, duvar resimlerini zikredeyim. Gerisini okurun iradesine bırakayım.

Sözler bu ustalığı anlatmakta yetersiz kalır. Ya ziyaret edin, ya da hiç olmazsa internetten araştırın. Pişman olmazsınız.

Demem o ki, Emre Köyü, Ege gezilerinizin rotasında mutlaka yer almalı, o mistik havayı hücrelerinize çekmeli, aidiyet duygusunu sonuna kadar yaşamalısınız.

Kula'nın içi bambaşka bir derya... Bir yanı tarihi 1500'lerde dondurmuş, özentilik kokan moderne direnmiş.

Osmanlı ve Rum tarzında tam 3200 tane ahşap ev, her bir parçasına sinmiş yüzlerce yıllık insan kokusu ve anılar ile mağrur bir duruş sergiliyor.

Eminim içeri giren insanın kokusu, ayak sesleri, konuşması ile şöyle bir canlanıyor, ama, birkaç dakikalık ziyaret sonrası mekanı terk edenlerin ardından dirilme umutları tekrar kararıyor, bir başka vuslatı hayal etmeye başlıyorlar.

800 tanesi tescilli ve restorasyon için hazır. Bu 800 evin restore edilmesi ve uluslar arası bir işbirliği ile klasik otelcilikten farklı bir sistem ile konaklamaya açılması Türkiye turizmine farklı bir ivme kazandırır.

Nasıl olur? Kimler rol üstlenir? Hangi pazarlarda ilgi çeker? Bu, yazarın şu andaki gündemini ve bu yazının boyutlarını aşar.

Ama, iki tarihi kilise, 8 tane Osmanlı mirası cami, 12 tane muhteşem Kula Konağı, 4 tane büyük Osmanlı'dan hediye arasta, yine Osmanlı hediyesi 2 tane tarihi çeşme, Osmanlı Paşalarından Sungur Bey tarafından 1351 yılında Selçuklu Mimarisi ile yaptırılmış ve ilgisizlikten 2 metrelik bölümü toprak altında kalmış Sungur Bey Hamamı ile Kula 'nereden geliyoruz?' sorusunun yaşayan bir cevabı gibi adeta.

Sırası gelmişken bir parça ağlayayım. Macaristan, Dünya'da hamam kültürünün kaynağı olarak bilinirken, Dünya Türk Hamamı'nın mucizesini kabullenmişken, 650 yıllık hamamı toprak altına terk eden, unutturan, Avrupa'dan hamam tutkunlarına tanıtmayan bir vizyonsuzluk karşısında ancak ağlanır.

Arastalarda, heybecilik, yün yorgancılık, eğercilik, demir, bakır zanaatı, keçecilik, leblebicilik, ahşap işlemeciliği, dericilik nur yüzlü ihtiyarların elinde, zamanın tik taklarına meydan okuyan sade ritmlerle sürerken, bu bin yıllık ustalıkları, rekabet edilmesi zor meydan okuyuşlar olarak Dünyaya sunmamak karşısında ancak feveran edilir. Utanç içinde kalınır.

Şimdi Kula'dan çıkacağız. Ankara yönünde on dakika kadar ilerleyeceğiz ve hemen solda, yeryüzünün Kapadokya'yı yalnız bırakmamak için yarattığı Peri Bacalarından bahsedeceğim, çoğu okur kafa bulduğumu sanacak.

Ama, onlar orada. Şu an tasarım aşamasında olan Kula GeoPark'ın başyapıtı olmaya aday, sahne alacakları anı bekliyorlar. Gidin, görün.

Peri Bacalarının önündeki yoldan devam ediyoruz. Bu dolambaçlı stabilize yol sizi zamanında Roma İmparatoru'nun ölümsüzlük kaynağı olarak tanımladığı Emir Kaplıcaları'na çıkarır.

Avrupa'da 2000 metreden pompa ile çıkarılabilen 40-50 derece jeotermal suya mukabil, burada, 150 metreden, 80 derece su kelimenin tam anlamı ile fışkırır.

Yazar, bu suyu yeryüzüne ulaştığı borudan, kendi gücü ile yaklaşık yedi metreye fışkırırken bizzat görmüştür, bilginize.

Hemen kaplıca binasının karşısındaki kayalıklarda bir kabartma göreceksiniz. Daha doğrusu, kayalara yan yana işlenmiş üç niş. Birisinin içindeki kadın figürü dönemin Roma İmparatoru'nun kızıdır.

Ölüm döşeğindeki kızı bu sularda kısa sürede eskisinden daha canlı ve güçlü hale gelmiştir. Bu doğal tedavinin anısına İmparator kayalara kızını resmettirmiştir.

Doğa yeryüzünün bu tarafında bir başka güzel makyaj yapmış. En güzel giysilerini buralara saklamış.

Tarih, misket, gazoz kapağı, resim biriktiren geçmiş zaman çocukları gibi, bütün anılarını bu coğrafyada gizlemiş. Yaratıcı irade, maden suları, termal kaynakları, doğal tarımı ile diri kalmanın şifrelerini bu topraklarda korumuş.

Lidya, Roma, Bizans, Pers, Selçuklu, Yunan, Osmanlı, binlerce yıldır herkes bunun farkında ve peşinde.

Biz neredeyiz?

Gerisini gidin, görün, yaşayın. Benden bu kadar...

22 Temmuz 2012 Pazar

Dişi otel, erkek otel


Hayatı paylaştığınız bir kadınınız varsa, yaşadığınız evi bir gün en ince detaylarına kadar inceleyin. O evi kanıksamış belleğinizi devre dışı bırakın.

Dışarıdan bir gözle bakın yaşadığınız mekana.

Renk uyumunu.

Her şeyin yerli yerinde oluşunu…

Kadın ruhunu yansıtan pırıl pırıl zemini…

Akşamları duyduğunuz ‘hoşgeldin’ sözcüğünün evin bütünü adına seslendirilen bir kabul olduğunu göreceksiniz.

Ev dişidir.

Davetkardır.

Oteller de bir yaşam alanı. Otellerin de dişisi ve erkeği var.

Erkek otellerde evin erkek çocuğu olmaktan beslenen kapris baskındır

Genel Müdüründen personele kadar herkesten bu ayrıcalığın nimetlerini bekler erkek otel. Müşterisinden de sevgiden önce saygı…

Erkek Otelde bir ortaçağ kralına savaş ilaninı iletmek için kurban seçilmiş bir elçi gibi hissedersiniz. Ezilirsiniz. Korkarsınız.

Dişi Otel uzun bir ayrılıktan sonra kavuştuğunuz ana evi gibidir. Kapıdan girersiniz ve bir an sonra kollarını açmış sizi bekleyen annenizi görecekmişsiniz gibi gelir.

Erkek otelde koltuklar ne kadar lüks olursa olsun,rahat edemezsiniz. Batar. İğreti durursunuz üstünde. Oraya ait olmadığınızı bağırır sanki.

Dişi otelde tahta sandalyelere de oturursanız, sandalye siz oturur oturmaz tahtalıktan çıkar, pamuk yığınına dönüşür.

Erkek otelde otorite yerdeki mermerlere kadar sinmiştir. Ayakkabınıza saklanmış bir kum taneciğinin yerleri çizmesinden korkarak yürürsünüz.

Dişi otelde bir köşeye oturup bağdaş kuracak kadar teklifsiz olabilirsiniz. Mekan sizindir, siz de mekanın.  En fazlası, birazdan anneniz gelip size hafif sitem edecek gibidir ‘’ Evladım yere oturma, hasta olursun ‘’

Erkek Otelde sınırlarınızı kurallar çizer. Odanın en görünür yerinde hayatta kalma kılavuzu gibi gözüne sokulur insanın. Okursunuz. Yola çıktığınızda, her kilometrede biraz daha özgürleşen ruhunuz otele vardığınızda kurallar hücresine tıkılır.

Dişi Otel özgürleştirir. Kanatlandırır. Kapılar, duvarlar, pencereler bir zaman sonra yok olur,kendinizi uçsuz bucaksızlıkta duyumsarsınız.

Dişi otelde, dinlediğiniz müzik az sonra bir Arjantin dilberinin gelip sizi tangoya kaldıracağı hissini uyandırır. Ya da bir Viyana asilzadesi ile vals’e kalkacaksınızdır.

Salonlardan taşıp gelen Vivaldi’nin Dört Mevsimi lobide oturanlarda ‘ Kadifeden kesesi/Kahveden gelir sesi ‘ etkisi yapıyorsa, bir erkek otelde olduğunuzdan emin olun.

Yemeklere kadar sinmiş bir ter kokusu fark ederseniz, erkek bir otele geldiğinizi anlayın. Servis erkekçedir. Sunum erkekçedir. Masadaki takımların yerleşmesi de öyle.

Dişi otelde iştahınız artar. Acıktığınızı hissedersiniz. Sunum muhteşemdir. Sunumun altı lezzetle doldurulur.

Süs olsun diye sağa sola serpiştirilen çiçeklerin gölgelerinden sakal bıyık gibi imgeler oluşturursa bilinçaltınız, evet, maço bir oteldesinizdir.

Tatile yalnız gelmişseniz, köşeler, mekanları süsleyen objeler, tavan,ışıklandırma belli belirsiz bir yalnızlık duygusunu bedeninizin her yerinde hissettiriyorsa, O’nu özlüyorsanız,dişidir otel.

Dişi otel duyguları çarpıştırır. Özlem, yalnızlık, tek başına tatile çıkmanın suçluluğu hücrelerinizde şimşekler çaktırır

Dişi otel duygudur. Erkek otel imajdır.

Dişi Otele çift gelmişseniz, akşamın bir an önce olması için sabırsızlanırsınız. Odanız yaşayacağınız mutluluğu gölgeleyecek bakışlardan koruyan bir sığınaktır.

Erkek otelde kapı deliklerinden bile kuşkulanırsınız. Perdeleri sıkı sıkıya kapatırsınız.

Dişi otel, düşünce aşamasından açılışa kadar her sürece kadın elinin egemen olduğunu anlatır. Yatırım projesinin ilk konuşulduğu andan itibaren her noktaya sinen kadın kokusunu koklarsınız. Dişi bir çekiciliğin davetkarlığı damgasını vurur bütüne.

Erkek otelin inşaatının her anına erkekler damgasını vurmuştur. Proje, sigara dumanına boğulmuş odalarda, yarım bırakılmış çay, kahve fincanları arasında, bağırış çağırışlarla hayata geçirilmiştir. İnşaat aşamasındaki argo iletişimden baki kalan sözcükler yankılanır koridorlarda, lobide, bahçede.

Açılıştan sonra bu damganın silinmesi zordur. Kurumsal yapıda sürer etkisi. Konaklamanızın başından sonuna kadar ya bangır bangır erkek sesi çınlar kulaklarınızda, ya cıvıltılı bir kadın sesi.

Dişi Otelde konaklayan kadın hemcinsinin başarısını paylaşır. Erkek kadınsı çekiciliğe tav olur. Çocuk anne kucağı ile bağlantı kurar.

Erkek Otelde konaklayanlar ilk günden hata aramaya başlar. Bulur da. Erkeğin milyon yıllık geçmişten arta kalan saldırgan içgüdüsü hep ayaktadır konaklama sonuna kadar.

Dişi otel gidenin tekrar tekrar gelmek istediği, ayrılırken götürdüğü anılara karşılık kalbinin bir parçasını rehin bıraktığı yerdir.

Erkek otele geçerken uğranılıp kısa bir mola verilir. Hepsi bu.

İz bırakmaz.


Sizin oteliniz erkek mi? Dişi mi?

10 Haziran 2012 Pazar

840 milyar dolar lüks harcamadan payınız nedir?


Dünyanın süper zenginlerinin tercihi özel tasarımlanmış, daha önce yaşanmamış ve türünün tek örneği olan paket tatiller olmaya başladı.

Gardropları haute couture ve özel üretim giysi ile dolu, ama süper zenginler bununla yetinmiyor. Şimdiki statü sembolleri kimsenin aklına gelmeyen çok özel tatiller.

Alaska’da helikopter kayağı ya da Maldivlerde LVMH Group tarafından düzenlenen lüks tüketim mallarına yağma turları yeni zenginlerin son trendi.

Yaşanan euro bölgesi krizine rağmen, servetlerini harcamak için hep farklıyı arayan zenginlerin bu yıl yapacağı lüks harcamanın 1.5 trilyon doları bulması bekleniyor.

Boston Danışmanlık Grubunun yaptığı araştırmaya göre ‘lüksün sahibi olmaktan ziyade lüks deneyim yaşamak’ şeklinde özetlenebilecek olan bu yeni akım 2011’de gerçekleşen 1.4 trilyonluk harcamanın yarısını oluşturuyor.

2008 krizi ile korkunç bir düşüş yaşayan turizm sektöründe özellikle lüks tüketim psikolojik etkilerle kısılmıştı. Ancak son iki yıldır bu alanda da yükseliş göze çarpıyor.

Lüks tüketim sektörünün son iki yıldaki hızlı yükselişini büyük ölçüde Rusya, Çin, Brezilya ve Hindistan’da artan yeni zenginlerin gelişi ile açıklamak mümkün. Avrupa, Japonya ve ABD’nin klasik lüks tüketim markalarını yeniden ayağa kaldıran hayat öpücüğünü, bu ülkelerin yeni dolar milyarderlerinin verdiğini kabul edebiliriz.

Boston Danışmanlık Grubu ortaklarından Jean-Marc Bellaiche, “ Dünyada gelirler arası uçurum yeniden açılıyor, ama ilginçtir, Dünya her yıl daha çok sayıda milyonere kavuşuyor.” diyor.

 “ 2011’de, lüks tatil deneyimlerinin satışı, talebin 50% üzerine çıktı. Bu durumu demografik gelişmeler ile açıklamak mümkün, zira 1990’ların lüks patlamasını gerçekleştiren nüfus emekli olmaya başladı.”

“ Bu yeni emekli nesil yeni eşyalar satın almak istemiyor. Keza bugünün öncelikli müşterileri de çok fazla mal ve eşya düşkünü değil. Bunun yerine sabit bir yere bağlı kalmaksızın, lüks seyahatin, sağlık turizmi sunan bölgelerin, eşsiz safarilerin neredeyse tamamını yaşamak, deneyimlemek istiyorlar. O kadar ki, bir gün kafalarına estiğinde beş yıldız seviyesinde bir termal tesiste lüks bir odayı uzun dönemli olarak kiralayıp, yanında bir hemşire ve bir servis görevlisi olmak şartı ile aylarca yaşayabilirler.”

“Lüks tutkusu bu kesimlerin çocuklarında da var. Onlar da modanın en son ürünlerinden aşağısına bakmıyorlar bile… Y Kuşağı kendilerini sahip oldukları işe değil, deneyimledikleri ve başardıkları ile tanımlıyorlar.”

“ Biraz savurgan oldukları söylenebilir. Anlık zevklere düşkünler. Örneğin Alaska’da helikopter kayağı ya da Paris’te bir hafta sonu alışveriş çılgınlığı onları ancak keser.”

Süreç marka takıntılı Çin’de de farklı değil. Markalı kişisel ürünler bu ülkenin yeni zenginleri arasında bir başarı ve statü sembolü olarak kabul ediliyor.

2011’de, sanata yatırımlardan çok özel seyahat paketlerine uzanan bir skaladaki lüks harcamalarının 770 milyar dolar olduğu biliniyor. BCG 2012 için 7% artış öngörüyor. Bu oran geçen iki yıla göre düşük kalsa da çok büyük bir hacmi ifade ediyor.

Bu yıl için öngörülen artış oranının geçen yıllara göre düşük kalmasının en başta gelen nedenleri arasında Nisan’da etkisini daha şiddetli hissettiren Euro bölgesi krizi, Amerikan ekonomisindeki iyileşmenin arada bir kesintiye uğraması ve Çin’de tahmin edilen duraklama sayılıyor.

Lüks segmentteki umut kırıcı gelişmelerden birisi de geçenlerde Graff Mücevhercilik’in Hong Kong’da yapmayı planladığı 1 milyar dolarlık tahvil ihracına yatırımcılardan çok cılız talep gelmesi oldu.

Lüks tüketicilerin eğilimlerinin en iyi yansıtıcısı olan Tiffany Graff’ın sıkıntısına yardımcı olmak yerine satışlarını yükseltmeyi ve kar beklentilerini açıklamayı sürdürmeyi tercih etti.

Bu gelişmelere rağmen BCG umutsuz değil. Rusya, Çin ve Brezilya’da hızla zenginleşen orta sınıfları lüks tüketim sektörünün can simidi olarak değerlendiriyor. Bu ülkelerdeki büyük kentler hızla dönüşüyor. Hepsi birer güçlü lüks tüketim merkezi haline geliyor. Bu kentlerdeki orta sınıflar da ülke dışında lüks harcama gücü olarak ortaya çıkıyorlar. Bu kesimlerin gözde alış veriş merkezlerinin başında Londra ve Paris geliyor.

Zengin Brezilyalılar kendi sahilleri dururken Florida, Miami, New York gibi yerlerdeki emlak pazarlarını ihya ediyorlar.

2015’te Dünyanın en büyük lüks pazarı haline gelecek olan Çin hem kendi içinde lüks üretiminin önünü açacak hem de Avrupa ve ABD’de lüks pazarının sigortası olacak.

BCG, 2020’de 330 Çin kentinin tıpkı 2010 Şanghay’ı gibi çok yüksek harcanabilir servete ev sahibi olacağını öngörüyor. Şanghay bugün lüks tüketim alanında Londra ve New York’u aratmayacak bir ışıltıya sahip.

6 Haziran 2012 Çarşamba

İşte Çin’den milyonları çekme şansı


Önce şu haberi bir okuyun…

Çinliler bunu da yaptı. Taklit sanatında zirve yapan son üretim bir mal ya da hizmet değil. Çinliler sonunda Avrupa’dan çok özel bir köyün benzerini ülkelerinde inşa ettiler.

Avusturya’daki köy Unesco Dünya Kültür Mirası’na girmiş olan Hallstatt.

Yüksek bir kültür değerine sahip olan köyün benzeri Güney Çin’de Guangdong’da kuruldu.

İphone, Hermes Bikrin gibi bilinen her ünlü markanın bire bir taklidin yapmakla meşhur olan bir ülkenin son muhteşem numarası Avrupa’nın kültür değeri bir köyü olduğu gibi Çin’de inşa etmek oldu.

Made in China ibaresi ile üretilen Avrupa köyü göl kenarında ve turizmi ve tuzu ile biliniyor. Köydeki kilise çan kulesi, Avrupa tarzı ahşap evler ve diğer mülkler dileyen yatırımcılara satılabilecek.

Çinli bir maden devinin hayata geçirdiği yatırım duyulur duyulmaz Hallstatt sakinleri arasında şaşkınlık ve bir o kadar da kızgınlık yarattı.

Doğrusu böyle bir yatırımı önce anlamayan köylüler daha sonra farkına vardılar ve çoğu kızgınlıkla karşıladı.  

Çinliler, Pearl Nehri’nin deltasının yanında kurulu Huizhu kentine yarım saat mesafede kurulan Hallstatt köyünün kısa sürede bir turist destinasyonu olması bekleniyor.

Köyün meydanında fotoğraf çektirmek için Disney temalı arka planlar unutulmamış. Hemen yakında ise köyün Pazar yeri var.

22 yaşındaki Çinli Zhu Bin köye girer girmez kendisini Avrupa’da sanmış. Avrupa tarzı üniformaları ile güvenlikçileri çok beğenmiş.

Halstatt Belediye Başkanı Alexander Scheutz ilk başta karşı çıktıklarını belirtti, ancak daha sonra böyle bir taklit için seçilmiş olmalarının gurur verici olduğunu düşündüklerini ifade etti. Başkan ve heyeti köyün açılış seremonisi için Çin’e gitti. Başkan Scheutz Çin’deki köy ile kültürel bağlar için anlaşma imzaladı.

Çin otoriteleri başkan’ın ziyaretinden önce köyü çeken gazetecileri ve filmcileri dışarı çıkardı. Başkanın rahat çalışması için alınan bu önlem Başkanı şaşırttı.

Halstatt Turizm Direktörü Pamela Binder köylerinin Çin’deki taklit köy ile barış içinde olduğunu açıkladı.  

“ Başta biraz güvensizdik, ama daha sonra taklit edilmeye değer bulunmak bize gurur verdi, çok mutlu olduk.”

İşin güzel tarafı,  2005 yılında Halstatt’ı 50 turist ziyaret etmişti, Çin’deki replika’dan sonra bu sayı binleri buldu.

Nasıl?

Şimdi gelelim Türkiye’nin bu işten nasıl yararlanabileceğine…

Bu projenin aynısını yapalım Çin’de…

Taklit mi?

Evet…

Ama katkısı muhteşem olacak masum bir esinlenme diyelim…

Bir Çinli ortak bulsun Türkiye… Sağlam ve yeni yatırımlara açık bir ortak…

Bunu Kültür ve Turizm Bakanlığı ve özel sektör kotarır bence.

Mesela Kaleiçi’nin bir örneği olabilir… Safranbolu olabilir… Kapadokya’nın hazinelerinden bir tanesi olabilir… Avanos... Ürgüp… Sinasos…

Şanlıurfa neden olmasın? Balıklıgöl unutulmadan ama…

Osmanlı mirası bir Bursa köyü…

Bire bir olmalı ama…

Önce bu replikayı gezer Çinliler…

Sonra Türkiye’deki aslını… Zaten taklit aslının değerini arttırırmış ya…

Replika da para kazanır bu arada…

Hem yanlış duymadım ise, Çinliler Hereke’nin bir kopyasını yapmışlar bile… Burada ürettikleri halılara hiç duraksamadan ‘Made in Hereke’ damgasını vuruyorlarmış..


26 Mayıs 2012 Cumartesi

Sıradışı Otel


Bir otel düşünün...

Resmi bir organizasyon şeması kullanmaz. Bir lideri yaratan, sadece yönetilenlerin saygısıdır. Otelin bir bölümünün yapısı mutlaka resmedilmek istendiğinde, bu daima kurşun kalemle yapılır ve olabildiğince çabuk silinir.

Birileri işe alınır ya da terfi ettirilirken, o birimde çalışan diğer insanlar, karar verilmeden önce, adaylarla görüşme ve onları değerlendirme fırsatına sahiptir. Görüşleri mutlaka belirleyici olur.
Esnek çalışma saatlerine sahiptir. Bu saatlerin belirlenmesi ve kaydının tutulmasının sorumluluğu her çalışanın kendisine aittir. İnsanlar farklı hızda çalışırlar ve performansları gün içindeki saatlere bağlı olarak farklılık gösterir.

Otel, her çalışanının arzu ve ihtiyaçlarına kendini uydurmak için elinden geleni yapar. Bu uygulamaya bir dizi bedenin biyolojik saatleri araştırmasından sonra karar verilmiştir.

Tüm çalışanlar, çalışma alanlarını hoşlarına gittiği gibi değiştirmek ve uyarlamakta özgürdür. Duvarları ya da ekipmanı boyamak, çiçekler koymak, çevredeki alanı süslemek onlara kalmıştır.

Otelin bu konuda hiçbir kuralı yoktur ve olmasını da istemez. Etraftaki alanlar çalışanların beğeni ve arzularına göre değiştirilebilir. Örneğin makine dairesinin duvarlarına grafiti, teknik servis depolarının duvarlarına absürd resimler çizilebilir. Soğutma grubu, makyaj ile bir denizaltıya benzetilebilir.

Sendikalar, işçilerin kendilerini savunmalarının önemli bir aracıdır. Sıradışı Otelde, işçiler sendikalaşmakta özgürdür ve bağlantılı olanlara baskı yapılması kesinlikle yasaktır.

Sendikalar ve Otel her zaman hemfikir değildir, hatta iyi geçinemezler, ama daima karşılıklı saygı ve diyalog olmasında iki taraf da kararlı bir çaba gösterir.

Buraya kadar okuduklarına tepkisi ‘Ohooo,bu ne yahu?' olan, Müslüman mahallesine salyangoz sokmamaya yeminli sınır bekçileri ve eski köye yeni adet gelmesine muhalif tutucular isterlerse okumayı bırakabilirler.

Otelin felsefesi katılma ve karışma üzerine inşa edilmiştir. Çalışanların kabuğuna çekilmesi fikri kabul görmez. Görüşlerini belirtmesi, fırsatlar ve gelişmeler araması, düşündüklerini daima söylemesi istenir.

Şirkette sıradan biri olarak kalmaları hoş görülmez. Görüşleri, kimse bir şey sormamış olsa bile, daima ilginç bulunur. Otel komiteleri ile ilişkiye geçip seçimlere katılmaları talep edilir. Komitelerin yaygınlaşması sevinçle karşılanır.

Otelde, astlara ve personele, yılda iki kez amirleri hakkında ne düşündüklerini ifade etmelerine olanak sağlayan anket formları verilir. Sadece formu doldururken değil, formdaki görüşlerin değerlendirilmesi aşamasında da çok açık ve dürüst olmaları beklenir. Değerlendirme aşamasından sonra, hiç kimse, kafasında soramadığı sorularla ayrılmaz.

Sıradışı Otelde, çalışanların temsil edilmeleri, her iş biriminin Otel Komitesi aracılığı ile güvence altına alınmıştır.

Her çalışan tüzüğü okur, komiteye katılır ve onun, çıkarlarını etkin bir biçimde savunmasını sağlar. Bu çıkarlar çoğu kez Otelin çıkarları ile çakışmasa bile Otel bu çatışmayı sağlıklı ve gerekli görür.

Sıradışı Oteldeki her pozisyon beraberinde hiyerarşik yetkiyi de taşır. Ama astlara baskı uygulamak, onların korku ve güvensizlik içinde çalışmalarına neden olacak yöntemler uygulamak, herhangi bir tipte saygısızlık içeren iletişim içinde olmak yetkinin kabul edilemez biçimde kullanılması olarak değerlendirilir.

En az üç yıldır Sıradışı Otelde çalışan ya da elli yaşına ulaşmış herkes özel korunma hakkına sahiptir. Ancak uzun bir onay dizisinden sonra işten çıkarılabilir.

Bu Otelin bir işten çıkarmama politikasına sahip olduğu anlamına gelmez, ama çalışanların iş güvencesini arttırmada yardımcı olmaktadır.

Sıradışı Otel zaman zaman büyük değişikliklerin yaşandığı bir yerdir. Bunlardan kaygı duyulmaz. Otel bu değişimleri sağlıklı ve olumlu görür.

Değişimler korku duymadan izlenir. Bunlar, Otelin karakteristik özellikleridir. Bir bakarsınız Genel Müdür masasını Lobby’e kurmuş, orada çalışmalarını sürdürüyor.

Konuklara yemek, servis, temizlik, karşılama ve uğurlama gibi hizmetler veren ve bu nedenle özel bir kıyafet giymeleri gerekenler dışında, kıyafet ve görünüm Sıradışı Otel için herhangi bir önem arzetmez.

Bir kişinin kıyafet ve görünümü, işe alma ya da terfide bir etmen değildir. Herkes, neyi giymekten hoşlandığını ya da neyi giymesi gerektiğini bilir. Çalışanların sağduyusuna güvenilir.

Otelin kurumsal kimliğini temsil eden özel kıyafetler giymesi gerekli olan personelin üniformalarının biçimine, rengine ve tarzına Genel Müdür, Housekeeper ve Departman Müdürü değil, o kıyafetleri giyecek olanlar karar verir. Onların da sağduyusuna ve zevkine güvenilir.

Sıradışı Otelde herkes kendi özel yaşamına sahiptir. Bir kişinin özel sorunları kutsal görülür. Çalışmaya engel olmadığı sürece, insanların işten çıktıktan sonra yaptıklarına karışmak bir hak olarak görülmez. İnsan kaynakları da ihtiyaç duyacakları her türlü yardım ve destek için hazırdır.

Sıradışı Otel, beklenmeyen durumlarla karşılaşan işçilerine borç para verir. Haliyle bir ev, bir araba satın almak ya da öngörülebilir harcamalar için borç vermek bu politikaya dahil değildir.

Ancak,  Otel güç ve beklenmedik durumlarda bir parasal sorunla karşılaştıkları gün, çalışanlarının yanında olacağının bilinmesini ister.

Sıradışı Otel, sadece, gurur duyulabilecek bir yerde çalışmaya değer olduğuna inanır. Çalışanların, yaptıkları her şeyin ve her hizmetin, kaliteli olmasını sağlayarak konuklara sunmaları gerektiğinin bilincinde olduklarını kabul eder.

En yüksek standartlara ulaşmamış bir hizmet veya ürünün konuklarla buluşmasına izin verilmez. Çalışanlar tamamı ile dürüst olmayan bir not ya da mektup yazmaz. Sıradışı Otelde, onur düzeyinin düşmesine izin verilmez.

Sıradışı Otel ve çalışanları, açıklık ve dürüstlükle iletişim kurmak için çabalarlar. Birlikte çalıştıkları insanların kendilerine söylediklerine inanmak durumundadırlar. Şüphede olduklarında bu şeffaflığı talep ederler.

İşgününün sonunda bir evlilik yıldönümü partisi, doğum günü kutlaması düzenlemek, davet edilmediği toplantılara paldır küldür dalmak, lakaplar kullanmak, bunların hepsi Sıradışı Otel kültürünün bir parçasıdır. Çalışanların çekingen olmaları, formalitelere takılıp kalmaları benimsenmez.

Sıradışı Otelde, öneriler için ödüllendirme politikası yoktur. Düşüncelerin açıkca söylenmesi istenir, tüm görüşler dikkate alınır. Buna karşın önerilerin ödüllendirilmesinin sağlıklı olduğuna inanılmaz.

Türkiye’de kadınlar, erkeklere kıyasla, daha az iş, terfi ve finans olanaklarına sahiptirler. Sıradışı Oteldeki kadınların ise bu ayrımcılığı azaltmanın yollarını arayan, kendileri tarafından yürütülen programları vardır.

Onlar, Sıradışı Otel Kadınları olarak bilinir. Sıradışı Otel erkekleri de bu çabayı saygı ile karşılar, asla kendilerini tehdit altında hissetmezler, anlamaya çalışırlar.

Sıradışı Otel, yeri doldurulamayacak insanların olduğuna inanmaz. Herkes yıllık tatilini kullanmalıdır. Bu, çalışanların sağlığı ve Otelin iyiliği açısından yaşamsal öneme sahiptir. Hiçbir gerekçe, tatil günlerini, ‘sonra ‘ kullanmak üzere geciktirmeyi haklı gösterecek derinliğe sahip değildir.

Babacanlık Sıradışı Otel terminolojisinde olmayan bir sözcüktür. Amaç büyük ve mutlu bir aile olmak değildir. Sıradışı Otel başarılı bir işyeri olmayı amaçlar. Çalışanların kişisel yaşamları değil, sadece işlerindeki performansları ile ilgilenir.

Sıradışı Otelde bütün yazışmalar tek bir sayfa ile sınırlıdır. Konunun en önemli mesajını yansıtan bir manşete sahiptir.

Sıradışı Otel bir doğal işyeridir. Bu da yol gösterici bir ilkedir. Üst yönetim için özel yemek salonları, gösterişli mobilyalar gibi egoyu besleyen ama bilançoya zarar veren uygulamalar rafa kalkmıştır.

İnsanları, üretmek, satmak, faturalamak ve tahsil etmek gibi yaşamsal Otel görevlerinden uzaklaştıran gereksiz yan ödemeler, ayrıcalıklar, ünvanlar  kaldırılmıştır.

Sıradışı Otelde, çalışanların şimdilik 25%’i ücretlerini kendileri belirliyorlar. İnsanlara istedikleri ücretleri ödemek iflasa gidişin kesin bir yolu olarak görülür.

Ama sıradışı otel bunu yıllardır yapıyor ve bilanço hiç bu dönemdeki kadar mükemmel olmamıştır. Talep eden performansı ile bu talebin haklılığını kanıtlamak durumunda kalır.

Başarısız olanlar, bir ay sonra, kendisini merak ve beklenti ile izleyen mesai arkadaşlarının bakışları altında ezilir.

Böyle bir Otel var mı?

Bir dahaki yazıya...