26 Mayıs 2019 Pazar

2050 yılında Kentler ve Turizm



Arada bir bu günün meşgalesini bir tarafa bırakıp geleceği hayal eder misiniz?
Ben severim.
Örneğin içinde bulunduğum turizm sektörü.
Nereye evrilecek?
Nasıl bir konsept oluşacak?
İnsanlar nasıl tatil yapacaklar?
Gelin Kentlerden başlayalım, turizmin geleceğinin de dahil olduğu bir ufuk turuna çıkalım.
Kentlerde doğrudan demokrasi olacak

Bundan 30 yıl sonra çok farklı kentler olacak. Şimdiki yönetim sistemi yerini daha profesyonel bir yapıya bırakacak.

Bir tarafta merkezi temsil eden bir yönetici, diğer tarafta yerel iktidarın cisimleşmiş hali olan bir belediye başkanı olmayacağı kesin.

Kentlerde yaşayanlar, kaynaklarının kullanımı, sürdürülebilirlik ve hakkaniyet adına, gücün yerele geçmesini sağlayacaklar.

Kentlerin yerelden yönetilmesi, yapılan hataların daha kısa sürede tespit edilmesine yarayacak. Hesap sormak daha kolaylaşacak. Böylece, yerel ya da merkezi anlamda koltuğa bir kere oturanın, yıllarca oradan kıpırdatılamaması uygulaması da bitecek.

Tıpkı şirketlerde olduğu gibi, oradaki hissedarların karşılığı olan vatandaşlar, gerekli yasal işlemleri yerine getirerek ve yeterli imzayı toplayarak yöneticileri görevden alabilecekler.

Kentler bir kez iktidarı tamamen üstlendikten sonra kalkınmaları da hızlanacak.

Yerel otorite, böylesi bir denetim baskısı altında, en doğru kararları almak zorunda olacak. Hesap verebilirlik kararların adil ve akılcı olmasını sağlayacak. Planlamalar esnek olacak. Değişiklik için yüzlerce kilometre ötede, merkezi otoritenin onayı gerekmeyecek.

Bu nasıl olacak?

Süreç toplumların en yaşamsal alanı olan ekonomi üzerinden yürüyecek. Ekonomik güç ve etkileşim, kentlerin yapılanmasını değiştirecek.

Değişimin 2050’deki – geçici- durağının, şirketleşmiş kentler olacağını öngörüyoruz. Ya da, büyük bir güce ulaşan, kitleselleşen ve demokratik bir yapıya kavuşan dev şirketlerin kentlerin kaderini üstlenmesini…

Siyasi aklın yerini ekonomik-ekolojik aklın almasını tahmin ediyoruz. Kaynakları en akıllıca kullanacak ve bunu yaparken doğayı tahrip etmemeyi ilk şart olarak gören bir akıl.

Kent Yatırım Ortaklığı

Kentte yaşayan herkesin ortak olabileceği bir kent ortaklığı 2050’lerin temel yönetim merkezi olacak. Kent yatırım ortaklığının genel kurulu kentin meclisi işlevini de yerine getirecek. Ortaklığın departmanları bu günkü bakanlıklara benzer bir yapı olacak. Görev alanları merkezi değil, yerel ile sınırlanacak. Kararları sadece kenti bağlayacak.

Ekonomi, siyaset, kültür, sosyal yaşam, spor, sanat bu ortaklığın temel etkinlik alanlarına dönüşecek. Ekonominin sağladığı varlıklar ve kaynaklar, kent yurttaşlarının ortak iradesi ile bu alanlara yönlendirilecek.

Her şey, kentin, bilimde, sanatta, sporda, kültürde, sağlıkta ilerlemesi için değerlendirilecek.  Bilim, sanat ve kültür kaynaklardan en yüksek payı alacak

Herkes nasıl ortak olacak?

2050 yılında, özel mülkiyetin önemi büyük ölçüde azalacak. Bir yatırım yapmak, bunu büyütmek ve rakiplerin önüne geçmek hırsının demode olacağı da söylenebilir.

İnsanları motive eden temel amaçlar arasında, bir işletme kurup, bunu büyütmek için çılgınca çalışmak olmayacak.

İnsanlar, hayatın her anından keyif almak dururken, her dakikalarını, işletmeyi büyütmek için tüketme eğiliminden uzaklaşacak.

Yaşamsal faaliyetlerin tepesine, keyif almak, mutlu olmak beklentisi yerleşecek.

Beyin gücü- Sanat- Ekonomi- Spor- Kültür- Sağlık- Eğitim- Doğa- Marka değeri

Kent Yatırım Ortaklığının sermayesi yukarıdaki alanlarda yaratılan ya da var olan değerlerden oluşacak. Şu başlıklar altında somutlaştıralım;

O kentin toplam beyin gücü. Yaratıcı sermayesi.

O kentin, sanat alanındaki bütün envanteri

Ekonomideki bütün yatırımları. Varlıkları.

Spor alanındaki bütün varlıkları. Kulüpleri. Spor alanları. Sporda kazanılmış bütün başarıların sağladığı popülarite. Kupalar. Spor alanında değer üreten her şey.

Kentin bütün kültür varlıkları. Tarihsel mirası. Arkeolojik değeri.

Kent yurttaşlarının yararlandığı bütün sağlık hizmetleri. Bu hizmetlere ulaşım kolaylığı ve terapi/tedavi sürelerindeki kısalık.

Kentin eğitim gücü. Bu alandaki bütün rasyonel yatırımları. Uygulanan modern yöntemler ve bunların ekonomik değeri.

Kentin üzerinde konumlandığı doğal çevre. Kenti saran doğa. Su kaynakları. Kent havasının ve çevresinin temizliği, sağlıklı olma kat sayısı.

Kentin, iyi yönetilmekten, yarattığı zenginlikten, başarılarından sağladığı marka değeri.

Bütün bu varlıklar, bir sanal ölçü birimi üzerinden hesaplanacak. Her bir varlığın belirli bir sanal değeri olacak. Bu ölçü birimine göre toplanacak sanal değer Kent Yatırım Ortaklığının sermayesi olacak. Bu sermaye kentin toplam varlığı olarak kabul edilecek.

2050- Birleşmiş Milletler bir Kentler Borsası kuracak

Tıpkı şimdiki örneklere benzeyen küresel bir borsa kurulacak.

Kentler, yukarıda verilen varlıklar üzerinden hesaplanmış toplam değerleri ile borsaya kote edilecek. Her bir kentin borsa işleyişine ve talebe göre belirlenmiş hisse senetleri olacak.

Hisse senetlerinin değeri sanal bir ödeme birimi üzerinden belirlenecek. İsteyen herkes bu senetleri alıp satabilecek. Bu borsa, ekonomi, sanat siyaset, kültür, spor, bilim gibi alanlardan seçilmiş kurullar tarafından ve objektif kriterlere göre yönetilecek.

Hisse senetlerinin değeri için kriterlere örnekler

Hisse senetlerinin değeri sadece ekonomik performansa göre belirlenmeyecek. Kentin saygınlığı ve prestiji çok önem kazanacak.

Kentte yaşayanların toplam yaşam kalitesi

Çevreye saygı. Doğa koruma. Kaynakların verimli kullanılması

Hayvanlara saygı ve sevgi

İşgücü verimliliği

İnsanlar, cinsler, ırklar arası eşitlik

İnsanlara tanınan kendisini geliştirme fırsatları

Genel anlamda temizlik

Yaşlılara, engellilere sunulan yaşam kolaylıkları

Herkes ve Her Kurum ortak olabilecek

Bu ortaklık her bireye ve her kuruma açık olacak. Kent demokrasisi de buradan güç alacak. Bu hisse senetlerinin, zenginleşme ya da otorite kurma aracı olmaması için kurallar ve sınırlamalar getirilecek.

Geleceğe dönük bir proje
Bir bilimsel eser
Bir sanat eseri
Menkul değerler
Taşınmaz varlıklar
Teknoloji alanında bir start up
Sportif bir başarının belgesi
Tarımsal üretim
Sanayi varlıkları
Diploma

Kısaca, her varlık, belirli bir ölçü üzerinden hesaplanarak bu yatırım ortaklığına katılmak için geçerli olacak.  İnsanlar bu varlıklar ile hisse senedi alabilecekler.

Bu borsa kentleri terbiye edecek.

Kentlerin her bir bireyi toplam değerin düşmemesi için sorumluluk üstlenecek. Herkes kentin fahri müfettişi olarak denetim görevini yerine getirecek.

Hisselerin küresel borsadaki değerinin düşmemesi için kent nüfusu seferberlik ilan edecek.

Saygı, sevgi, şeffaflık, merhamet, estetik, iyilik, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar önem kazanacak. Ekonomik başarı için hayatın bütün alanları disipline edilecek.

Kentler hiç olmadığı kadar temiz, düzenli, huzurlu olacak.

2050 Kentler ve Turizm

Kentlerin borsadaki performansı turizmde alacağı talebi ve küresel ilgiyi de etkileyecek.

İnsanlar, tatil ve seyahat için destinasyon seçerken borsadaki hisse senetlerinin değerlerini dikkate alacaklar.

Hisse senetleri çok değerli olan kentler talep patlaması yaşayacak.

Değeri düşük kentler rağbet görmeyecek. Borsada dipte olan kentler, genel ilgi ve seyahat için de diplerde olacaklar.

Küresel Kentler Borsasındaki performans, kentlere olan yatırım ilgisini de etkileyecek. Küresel sermaye borsa performansı yüksek olan kentlere kayacak.

Bu kentlerin eğitim, sağlık, kültür, sanat, spor hayatı zirve yapacak.

Zenginlik tabana yayılacak.

Herkes seyahat etmek ve tatile çıkmak için imkan ve zaman bulabilecek. Tıpkı bu günkü yıldızlama yöntemi gibi, kentler de performanslarına göre sıralanacak.

Kentlerin turizmdeki değeri bu performansa göre belirlenecek. Konaklama, gastronomi, sinema, tiyatro, müze ve bütün etkinliklerin fiyatları da bundan etkilenecek.


Etiğe, estetiğe, hakkaniyete, iyiliğe, güzelliğe, saygıya, dürüstlüğe önem veren kentler zenginleşecek. Bunları kulak arkası yapan kentler tarihten silinecek.


5 Mart 2019 Salı

Türkiye Turizminde Kadın Nerede?

Bu gün, Türkiye turizminin önündeki en önemli soru budur.

Antalya otelciliğini baz alarak bu soruyu tekrar soralım ve cevaplayalım o zaman.

Kadınlar nerede?

Daha somut bir biçimde ifade etmek gerekirse;

Çalışan kadınlar, Türkiye turizminin neresinde?

Nerede olacak? Büyük bir çoğunluğu kat hizmetlerinde, temizlik, bulaşık, ütü, çamaşırhane gibi işlerde…

Yönetim kadrosunda kadınlar?

Yoklar.

Genel Müdür?

Yok

Yani kadını sadece kat hizmetlerine ve bulaşıkhanelere sıkıştırıp orada unutmuşuz.

Buradan da şu sonuca varabiliriz;

Kadın zarafetini, turizmin incelik gerektiren operasyonlarından dışlamışız.

Kadınların hoşgörüsünü..

Hassasiyetini..

Sevecenliğini..

Güzelliğini..

Güzelleştirme yeteneklerini..

Doğal liderliğini..

Konaklama endüstrisinden çekip çıkartmışız.

Böyle bir sürecin bizi nereye getirdiğini merak ediyor musunuz? Kadın şefkatinden uzak kalan Türkiye turizmi küresel arenalarda nereye gelmiş?

Artık Geleneksel Türk Misafirperverliği Yok

Türkiye olarak bu çok zor endüstriye girerken en önemli silahımız, belki binlerce yıldan bu yana damıtarak getirdiğimiz misafirperverlik idi.

Başka hiçbir kültürde duyamayacağınız bir kavram vardı.

Tanrı Misafiri

Bu kavramdan mayalanan hamur olgunlaşmış ve Türkiye muhteşem bir tatilci cenneti olarak pazara güçlü bir giriş yapmıştı.

Güzel ülkemizde tatil yapanlar evlerine döndüklerinde, yaşadıkları deneyimi ve gördükleri inanılmaz hoşgörüyü anlata anlata bitiremiyordu.

Türkiye birkaç yıl içinde ‘ Ağızdan Ağıza’ reklam evreninin yıldızı olmuştu.

O günlerdeki turizm, bu günden çok farklı bir sosyal ve kültürel kimyaya sahipti.

Pansiyonlarda, küçük otellerde, kampinglerde kadın eli, kadın ruhu, kadın yüreği vardı.

Bunların sağladığı muhteşem etki, özellikle Batı’yı katlanarak etkiliyordu.

Toplu ulaşımda yan yana oturanların bile selamlaşmaktan uzak durduğu bir yaşam tarzından gelen tatilciler bu içtenlik karşısında önce şaşırıyor, sonra da sempati sarhoşu oluyordu.

Derken Türkiye turizmi makas değiştirdi.

Önce cömertlik, konukseverlik, empati, sevecenlik, ikram gibi kavramlar aşındı..

Yerlerine, faiz, maliyet, gider, kişi başı gelir, reçete, kadroların askıya alınması, ücretsiz izin gibi tamamen finansa bağlı kavramları yerleşti

Birçok sektörde olduğu gibi, kadınlar ikinci plana itildi. Yukarıda bahsettiğim alanlarda çalışmaya zorlandı. Otelin ön tarafı tamamen erkek egemen bir alan oldu.

Kadın dışlanınca, tarz da değişti…

Söylem de..

Yaklaşım da..

Misafirperverlik kavramı yerini kar ve zarar tablosuna bıraktı.

Bu cümleden, har vurup harman savrulan müsrif bir ağırlama tarzını önerdiğim anlamı çıkmasın.

Hayır. Elbette hesabımızı bilelim. Ama tamamen kar zarar tablosuna odaklanan bir anlayışa da mahkum olmayalım.

İş Dünyasının geneli gibi, turizm de artık toplumlar ve çevre ile olan etkileşimlerine göre değerlendiriliyor. Üretim ve hizmet sistemlerinin insana ve çevreye olan etkisi, turizmin prestijini doğrudan etkiliyor.

Erkek egemen turizm, estetik, sürdürülebilirlik, hakkaniyet gibi kriterleri çok dikkate almayabiliyor.  Kısa dönemli karlılık olmazsa olmaz bir hayat suyu gibi algılanıyor.

Bir kurum, odağı kadar etki yapar

O odak ise ağırlıklı olarak konukseverlik üzerine kurgulanmamışsa sorunlar başlar.

Turizmin içinden misafirperverliği çıkartırsanız, geriye otomotiv, kimya, tekstil gibi sektörlerden farksız, kupkuru bir endüstri kalır.

Bunun adı da turizm olmaz.

Aksini iddia edenle her türlü tartışmaya varım. Ama son zamanlarda turizm ve turist kavramlarının tanımı değişti ise, o başka.

Benim hem eğitimini aldığım, hem de uzun yıllar deneyimlediğim turizm kavramının insani bir özü vardı.

O özün içinde, insanların tanışması, kaynaşması, dostluk, sevgi ve saygı vardı.

Hepsinden öte, deneyim yaşamak ve anı biriktirmek vardı.

Anı biriktirmek için de somut eylemler olurdu. Yani insanlar ilginç yerleri, ilginç anları, ilginç insanları fotoğraflar ve albümlere koyardı.

Şimdi?

Tıklım tıkış charter seferler ile gidilen, günlerce yemek yenilen, denize girilen, dostlar bozulmasın kabilinden animasyonlara gülünen yerlerin ne ilginçliği var ki?

Eşi dostu imrendirmek kabilinden çekilen selfielerin bile birkaç saatlik hükmü var. O devasa yatakhanelerin ve devasa yemekhanelerin ise birkaç gün…

İşte gelinen nokta:

Türkiye, Dünyanın en konuksever ilk 10 ülkesi arasında değil.

Ben demiyorum. www.booking.com diyor.

Hem de milyonlarca kullanıcısının verdiği oylara dayanarak belirliyor.

2018 yılında milyonlarca booking kullanıcısının oylarına göre Dünyada en konuksever ilk 10 Ülke listesi

1- Avusturya

2- Çekya

3- Polonya

4- Yeni Zellanda

5- Tayvan

6- Romanya

7- Macaristan

8- İrlanda

9- Sırbistan

10- Yunanistan

Bana göre, Türkiye’yi, turizm sektöründe kaymak köşeleri kapmış olan devler arasından ilk 10 arasına taşıyan dinamik konukseverliktir.

Türkiye, ilk aşamadaki sancılı yılları, atalarımızın dükkanlarında baş köşeye asılı olan ‘ Müşteri Velinimetimizdir’ ve ‘ Müşteri Daima Haklıdır’ tabelalarının, turizm sektöründeki yansıması olan konukseverlik ile kolayca aşabilmiştir.

Konukseverliği bu denklemden çıkartırsanız, yaptığınız iş kuru bir sanayi eylemine dönüşür. Orada da rekabet büyük ölçüde fiyat kapışması üzerinden yürür.

Rekabet, düşük fiyat, maliyet sarmalına girerseniz, geçmiş olsun.

Bir süre sonra elinizde insanların insanları ağırladığı, hayatlarına dokunduğu, tatillerine bir anlam kattığı, belleklerine tatlı anılar yüklediği oteller değil, robotların mekanik vızıltılarla oradan oraya koşuşturduğu sanayi tesisleri kalır.

Sürdürülebilirlik için yapılması gereken çok iş var. Bunu başarabilmemizi sağlayacak devasa bir zenginliğimiz de.. Bu muhteşem ülkenin bize bahşettiği doğal, kültürel, sosyal, gastronomik sermaye kimsede yok.

Ama hepsinden önce atılması gereken bir adım var.

Turizmin operasyon tarafına kadın elinin değmesi gerekiyor.

Kadın Müdürler..

Kadın Genel Müdürler..

Kadın Koordinatörler..

Kadın Yatırımcılar…

Ve elbette, içten bir gülümseme ile sunulan anaç bir konukseverlik…

Kadınlar karar verme noktalarına egemen olurlarsa; Türkiye turizmi Dünyanın bütün ötekilerinin sığınağı olur. Sektör, engellileri, yaşlıları, hamileleri, küçük çocuklu kadınları, farklı kültürlerden gelenleri, ezcümle, herkesi daha fazla kucaklar ve sahiplenir.

12 Şubat 2019 Salı

İş Görüşmelerinin En Kritik Sorusu


Bir şirketin insan kaynakları yöneticisi ile görüşüyorsunuz.

Her aşama başarı ile tamamlandı. Son adıma gelmekte olduğunuzu anlıyorsunuz. Birkaç soru daha sorulacak. Siz hepsine hazırsınız.

Yeterli heyecana ve morale sahipsiniz. Karnınızdan yukarıya doğru bir sıcaklık esiyor. 

Mutlusunuz. Galiba işi kaptınız.

Ama…

Bir son adım var. O en zorlu soru… O sırat köprüsü gibi soru…

-        Bizden talep ettiğiniz ücret nedir?

Kan ter içinde kalırsınız. Düşünür durursunuz. Alt ve üst limitler arasında gidip gelirsiniz.

Bir maaş söylediniz. Görüşmeci bu cevabınıza balıklama atladı. Çıktınız. Kafanızda deli sorular. Acaba kendinizi ucuza mı sattınız?

Size bir kötü, bir de iyi bilgi vereyim

Eğer kafanız bu soru ile uğulduyorsa, kendinizi ucuza sattığınızdan emin olabilirsiniz.

Şirket size daha fazlasını vermeye hazırdı. Dolayısı ile siz bu konuda dersinizi çalışmadan görüşmeye gitmişsiniz.

İyi bilgiyi vereyim; evet bu durumu düzeltmek mümkün.

Aman, sakın geri dönüp, daha yüksek bir maaş talep etmeye kalkmayın.

Rezil olursunuz.

Tek bir yol var. Başka bir iş bulacaksınız. O işi sunan şirket ile ilgili çok ayrıntılı bir araştırma yapacaksınız. Sizden önceki bütçeleri öğrenmek için sıkı bir çalışma yapacaksınız.

İyi bir iş görüşmesi yaptıktan sonra, maaş aşamasında çuvallayan ( Başta ben olmak üzere ) birçok yetenekli ve başarılı yönetici tanıyorum.

Son derece olumlu geçen bir görüşmenin ardından, işletmeye katacağı artıların karşılık çok düşük bir maaşa evet diyen birçok yönetici var turizm sektöründe.

Bu konuya farklı yazılarda ayrıntılı olarak değineceğim. İş görüşmelerinin son aşamasındaki bu çuvallamaların nedenlerini paylaşacağım. Düşük maaşla işe başlamanın hem işletmeye, hem de yöneticiye verdiği zararı anlatacağım.

Kimse size karşı değildir. Herkes kendisinden yanadır

İşveren ile ilgili olarak bilmeniz gereken bir temel gerçeklik var. Maaş görüşmelerinde ya da farklı bir konuda, o kendi tarafındadır.

İşi ile ilgili hedeflerine ulaşabilmek için bazı becerilere ve bilgilere gereksinimi vardır. Bunları en ekonomik bütçe ile elde etmek ister.

İşletmenin önceliği her zaman kendi hedefleridir. Açık konuşmak gerekirse, sizin duygularınız ve yaşam kaliteniz çok sonra gelir.

Diyelim ki, şirketin bu görev için belirlediği aylık bütçenin 5 bin TL altında bir maaş talep ettiniz. 

Sizinle görüşme yapan yöneticinin ağzı sulanacaktır. Bu küçük tasarruf onun patronundan ya da amirinden bir aferin almasını sağlayacaktır. Sizin, daha düşük bir maaş nedeniyle yaşam kalitenizin düşmesi onun umurunda bile değildir.

Günümüzde, geçen yüzyıldan kalma şirketlerin en can alıcı yaşam kriteri, belirlenmiş olan bütçeleri tutturmaktır.

Biricik hedef budur.

Sizin ilk sıradaki amiriniz sizi bir insan olarak çok seviyor olabilir…

Tepedeki yöneticiler için, bir bütçe tablosunda, yanına TL ibaresi yerleştirilmiş bir satırdan başka bir şey değilsiniz.

Birçok şirket yöneticisi çalışanları üretim sürecinin girdileri arasında kabul ediyor.

İyi yöneticiler, çalışanlarına hakkaniyetli bir maaş vermeyi tercih ederler.

Bunun çok basit bir denklemi vardır. Bir yıla varmadan işi bırakan birisinin yerine yeni birisini aramak, bulmak ve onu işe alıp gerekli eğitimleri vermek çok maliyetlidir.

Şirket bu maliyetten kurtulmak isterse, elindeki çalışanlarını mutlu etsin, yeter.

Ya çalışanlar açısından?

Türkiye’de iş görüşmesine davet edilen profesyonellerin çok büyük bir yüzdesi dersini çalışmadan gidiyor. Hazırlık yapmadan gittikleri bu görüşmede, birçok aşamayı başarı ile geçseler bile, maaş sorusunda çuvallıyorlar.

İşe başladıkları gün hemen çevreyi araştırıyorlar. Kendilerine denk pozisyonlarla aralarında fark olduğunu öğreniyorlar. Ya da sektör ortalamasının daha yüksek olduğunu görüyorlar.

O dakika mutsuzluk başlıyor. Verim düşüyor. Uyumsuzluk patlıyor. Yönetici, bir yıla varmadan işten ayrılıyor. Derken, bir kısır döngü başlıyor.

İş görüşmesine gidecek arkadaşa tavsiyeler:

Senin için, bu görüşmeden başarı ve mutlulukla çıkma süreci, çok önceden başlar. Daha, eski işinden ayrıldığın andan itibaren gong çalmış demektir.

Yani?

İş arama sürecinde maddi ve manevi olarak güçlü olmak zorundasın.

Seni en az bir yıl geçindirecek bir zor zamanlar fonun olmalı. Bir yıl, iş arama süreci olarak uzun bir süredir. Ama sen en kötü senaryoya göre hazırlık yapmalısın.

O halde, çalıştığın zamanlarda ne yapıp etmeli ve bir fon yaratmalı ve doldurmalısın.

Yaşam kaliteni düşürmeden hayatını sürdürecek bir fonun varlığı sana güç ve güven verir.

İş görüşmesine başın dik, omuzların havada gidersin. Böyle bir profil çizersen de, seninle iş görüşmesi yapacak yetkiliye karşı taktik üstünlük kazanmış olursun.

Gerekirse psikolojik danışmanlık al. Bu alanda uzman psikologlar var. Seni iş görüşmesinde yaşayabileceğin gerginliklere hazırlayabilirler. ( Hayır, konunun psikolojik rahatsızlıkla hiçbir ilgisi yok. Konuyu kişiselleştirmeyelim.)

Diksiyon dersleri al. Soracağın soruların ve vereceğin cevapların hangi tonda etkili olacağı ile ilgili olarak alıştırmalar yap. Sesini, mimiklerini, bakışlarını, duruşunu iyi kullan.

Karşı tarafı derinlemesine araştır

Şirketin seni tanıma hakkı var ise, senin de onu tanıma hakkın var.  O seninle ilgili olarak her şeyi araştırıyor. Referanslarını arıyor ve en ince detaylara kadar soruyor.

Bunları sen de yap.

Piyasayı araştır. Hakkında en küçük ayrıntıları bile takip et. Kafanda çok net bir fotoğraf oluştuktan sonra iş görüşmesine git.

Bu şirkette çalışıp ayrılanlara ulaş. Ayrılma nedenlerini öğren. Maaşlarını sor

Şirketin ödeme gücü nasıldır? Maaşlar zamanında yatıyor mu?

Müracaat etmeyi düşündüğün pozisyonun bütçesi ne kadardır? O pozisyon için ödeyebilecekleri en yüksek maaş nedir? Bu miktar kimlere ödenmiş?

Kurum Kültürünü araştır

Kurumun yönetiminde tutarlılık var mı?
Kurum dışarıya karşı şeffaf mı?
Kurum alanında lider mi?
Müşteriler o kurumla iş yapmaktan mutlu mu?
Çalışanlar o kurum için çalışmaktan gurur duyuyor mu?
Kurum hem içeride, hem de dışarıda başarılı bir iletişim politikası yürütüyor mu?
Kurum varlıklarını sağlıklı ve şeffaflıkla kullanıyor mu?
Kurum sürdürülebilir bir karlılık sağlıyor mu?
Kurum kitlelerin saygısını kazanan sosyal sorumluluk projeleri yürütüyor mu?

Bu soruların cevaplarını al. Dersini çalış.

Bütün bu ön hazırlıkları yap. İyi hazırlan ve güçlü bir biçimde pazarla

27 Ocak 2019 Pazar

Turizmde Türkiye Markası Yaşlanıyor mu?


Her ülke, turizm sektöründeki envanteri ile küresel bir markadır.

Bu envanterin içindeki ürünlerin yenilenme hızı ve yaratıcılık endeksi, markanın yaşam döngüsünü belirler.

Bir küresel marka ya gençtir, ya da hızla olgunlaşmaktadır. Olgunlaşmanın birkaç adım ötesi ise, yaşlanmak ve nihayet ölmektir.

Çünkü yeni kuşaklarda markaya koşulsuz biat yok.

Markalar, yeni ürünler sunuyor mu?

Coğrafi konumun ve bundan kaynaklanan avantajların ambalajlanıp bir turizm ürününe dönüştürüldüğü model eskiyor. 

Yüzülebilir bir deniz,  ince bir kumsal ve şefkatli bir güneşten oluşan tatil paketi çok uzak olmayan bir gelecekte bu günkü kadar cazip olmayacak.

Bu paketin yaşlanmasından hareketle, Türkiye'nin artık olgun pazarlar arasına girmekte olduğunu kabullenmek gerekiyor.  Birkaç aşama sonrası ise, yeni nesil tüketicilerin bu ülkeyi yaşlı pazarlar arasında değerlendirmesidir.

Yaşlı pazarlar da doğal olarak yaşlı kuşakların ilgi alanına girer.

Y ve Z kuşaklarına farklı bir parantez açın

1995 ve sonrasında doğan kuşak, markaları, yükseklerde konumlanmış, oradan kendisine dikey mesajlar gönderen bir kutsal olarak kabul etmiyor.

Hangi sektörde ve hangi büyüklükte olursa olsun, markalar – özellikle- bu genç kuşağa bir arkadaş gibi yaklaşmak zorundadır.

Bu kuşak, kendisini kucaklayan ve anlayan, dost markalar istiyor.

Sorun tam da bu noktadadır. Türkiye, bundan 5-10-15 yıl sonra, bambaşka tatil anlayışı olan kuşaklara hala deniz, güneş, kum paketi mi sunacaktır?

Dünya’da yaklaşık olarak 50 yıl önce biçimlenen bu paket artık çoktan yaşlanmış olacak.

Yeni kuşaklar bu yaşlı pakete ne ölçüde ilgi duyacaklar? Daha doğrusu bu ‘demode’ paket, daha ne kadar tüketicinin kalbini ve aklını ateşleyebilecek?

Bütün sektörler yenilik peşinde

Giyim…

Otomotiv..

Elektronik eşya..

Mutfak..

Barınma.

Ulaşım..

Bütün bu sektörler, yeni ürünler yaratabilmek için her yıl milyarlarca dolar yatırım yapıyor.

Bir mobil telefon modelinin demode olması için bir yıl bile çok uzun bir zaman artık.

Hep en yeniyi ve en günceli isteyen yeni kuşaklar, her yıl podyumlarda yeni giyim modelleri, vitrinlerde yeni arabalar, elektronik mağazalarında yeni mobil cihazlar bekliyor.

On binlerce yıl önce mağaralarda başlayan barınma hikayemizin geldiği aşamaya bakın.

Evler artık birer akıllı kalelere dönüştü.

Ya Türkiye turizmi?

Bu sektör kendisini yenilemek için yatırım yapıyor mu? Binalara ve makinelere yapılan yenileme yatırımlarından bahsetmiyorum.

Deniz, güneş, kum dışında hangi yeni ürünler yaratıldı bu gün itibarıyla? Varsa, bu yeni ürünler, milyonlarca yeni tüketiciyi heyecanlandıracak kadar dolu ve çekici mi?

Markaların ve ürünlerin yaşam çizgisi vardır

Ürünler de canlılar gibi bir varoluş rotasına sahiptir. Doğar, gelişir ve yok olurlar.  

Pazarlamacılar, bu süreci ürünün yaşam çizgisi olarak tanımlarlar. Son bir kaç on yıla kadar ürünlerin yaşam çizgisini belirleyen temel kriter rekabetin şiddeti idi. Tüketicinin beklentilerini en yüksek oranda karşılayan markaların yaşam çizgisi de uzun olurdu.

Şimdi bambaşka bir hikaye var

Pazarlama artık hedef kitleleri tüketici olarak tanımlamıyor. Çağdaş bakış, ürünlerin potansiyel alıcılarını aklı, kalbi ve ruhu olan insanlar olarak görüyor.

Aklı, kalbi ve ruhu olan insanlar da, ürünlere ve markalara, geçmişin tüketicilerinden çok farklı bir gözlükle bakıyor. Daha da kötüsü, çok çabuk bıkıyor.

Merak ve teknoloji kol kola giriyor ve sürekli olarak ürünlerin sosyal meşruiyetini sorguluyor. 

Yeni kuşakların tatminsizliği,  markaların tepesinde adeta bir Demokles’in Kılıcı gibi sallanıyor. 

Markalar, bu tatminsizliği net bir pazarlama kriteri olarak kaydetmelidir.

Örneğin;

Özellikle, teknik gelişmelerin, ürünlerin yaşam çizgilerini kısalttığı, bu gelişimin hızlı olduğu elektronik gibi alanlarda sürekli yeni ürünler çıkarıldığı gözlemlenmektedir. Modaya bağlı ürünlerde de yaşam süreleri çok kısa olabilmektedir. Giyecek, mobilya, kozmetik gibi ürünler bunlara örnektir.

Teknoloji, ürünlerin yaşam sürelerini kısaltıyor. Bu süreç, yakın gelecekte tatil, wellness, eğlence gibi alanları toptan dönüştürecek. Bilesiniz ki, gençler önceki kuşaklardan çok farkı eğleniyor, dinleniyor ve geziyor.

Günümüzde insanlar kendilerine sunulan seçenekleri değerlendirmekte ve cazip bir öneri sunulduğunda başka ürüne/markaya yönelebilmektedirler.

Türkiye Yaşlı Pazar olmayı geciktirebilir mi?

Elbette yapabilir.

Bunu nasıl başarabilir?

Pazarın ana kitlesini oluşturmaya başlayan Y ve Z kuşaklarının dilini öğrenerek. Onlarla aynı dili konuşup, aynı heyecanları paylaşarak.

Bundan on yıl öncesine kadar sadece müşteri olarak görülen tüketicilerin, aklı ve ruhu ile birer insan olduklarını anlayarak. Buradan hareketle, küresel insani değerler üzerine bina edilen ürün, hizmet ve kurumsal kültürler yaratarak.

Y ve Z kuşaklarının tatil destinasyonu tercihleri

Z kuşağının tatil yeri seçiminde etkili olan üç faktör incelendiğinde katılımcılar tatil yeri seçiminde etkili olan en önemli üç faktör olarak eğlence (% 25), spor olanakları (% 18) ve tarihi ve kültürel çekicilikler (%16.5) ve Y kuşağının ise, manzara/doğal çevre (% 23), eğlence olanakları (% 18) ve tarihi ve kültürel çekicilikler (% 15) olduğunu belirtirlerken X kuşağı katılımcıların manzara/doğal çevre (% 27), destinasyonun imajı (% 17) ve güvenlik (% 15) olduğunu belirtikleri görülmüştür.

Dikkat ettiyseniz, tercih nedenleri arasında eğlence ve çevre ilk sırada yer alıyor. Buna benzer araştırmaları bütün bölgeler, kentler yapmalı. Her kuşağın tatil ile ilgili tercihleri ve beklentileri sorulmalı ve alınan cevaplara dayalı yeni paketler oluşturulmalı.

Aksi takdirde, Avrupa ve Rusya’nın X kuşağının son bireyi de öldüğünde, yanında Türkiye markasını da götürür. Benden söylemesi.