10 Haziran 2017 Cumartesi

Dikkat: Turizm artık bir jeopolitik silaha dönüşüyor

Turizm sektörü artık Dünya’daki jeopolitik gerilimleri ve buna bağlı aksiyonları mutlaka takip etmek zorunda.  Hem takip etmeli hem de orta ve uzun vadeli alternatif planlar hazırlamalı. Artık savaşların kapsama alanı değişti, genişledi. Savaş sadece askeri alanda değil, hayatın her alanında yürütülüyor.

Turizm çok uzun zaman bir mutluluk kaynağı ya da muazzam bir potansiyeli olan bir işletme aktivitesi olarak gelişti. Bu gün durum değişiyor. Uzmanlar bu sektörün artık bir jeopolitik silaha dönüştüğü görüşündeler. 

Dünyanın yaşamakta olduğu yüksek gerilim nedeniyle turizm sektöründe her gün ilginç manevralar gözlemleniyor. Doğrusu, Dünya soğuk savaş döneminde bile bu kadar çok seyahat uyarısı ya da yasağı görmedi.

Turizm sektörünün nasıl bir silaha dönüştüğünü görmek ve gelecekte nasıl daha da etkili olacağını tahmin etmek insanı ürkütüyor. İnanmayanlar için örnekler sıralayalım.

Küba Seyahat Yasağı

Yakın geçmişte yaşanan seyahat yasağı örneklerinden birisi Küba’ya uygulanandır. Ambargo ile birlikte uygulanmıştır. Yasak kararı 1963 yılında alındı ve o tarihten bu yana Amerikan vatandaşları bu komşu adaya seyahat edemedi. Esasen bu turizmin bir jeopolitik silah olarak kullanıldığı ilk ve sıradışı bir örnektir.  Bir çok politik karar gibi, bu da zamanın ve hayatın etkisinden kurtulamadı. Yasak kararı zaman içinde zayıfladı. 28 Ocak 2011’den itibaren Amerikalılar Küba’ya yasal olarak seyahat etmeye başladılar. Bu tarihten sonra seyahat ile ilgili bir çok sınırlama daha kaldırıldı ve netice olarak Ada’ya bir Amerikan turist patlaması yaşanmaya başladı.

Bununla beraber, bazı alanlarda yasaklamaların sürmekte olduğu da bir gerçektir. Tam da bu nedenle Sens tarafından yönlendirilen 55 ABD senatörü meclise Küba’ya Seyahat Özgürlüğü başlığı ile bir yasa teklifi sundu. Yasa ile ABD’den Küba’ya sürmekte olan bütün yasakların kaldırılması amaçlanıyor. Halen ABD’den Küba’ya seyahat için belirlenmiş 12 kategori var. Bunlar arasında gazetecilik ve dini aktiviteler bulunuyor.

Bu arada, Başkan Trump’ın Küba hakkında hala şüpheler taşımakta olduğu da bilinen bir gerçek.  Geçmişte, Obama’nın Küba politikasında yaptığı değişiklikleri iptal edeceğini vurgulamıştı. Başkan Trump Küba’nın politik özgürlüğü inşa etmesini ve siyasi tutukluların serbest bırakılmalarını talep ediyor. Gelişmeler ne gösterir bilinmez, ama Başkan Trump’ın yakında Küba Politikaları ile ilgili bir basın açıklaması yapması bekleniyor.

Başkan Trump’ın hayata geçirmeyi düşündüğü değişikliklerden ayrı olarak ele alındığında, Küba seyahat yasağının gevşemesi her iki ülkeye de büyük fayda sağlayacak. Patlayacak olan turizm endüstrisi her iki ülkede de istihdama katkı yapacak.  Küba özel sektörü ve genelde de ülke ekonomisi güçlenecek.

Rusya’nın Türkiye ile yaşadığı sorun da, içerdiği yasaklamalar ve seyahat yasağı ile yakın zamanda, bu konuda yaşanmış sıcak bir örnektir. Bir Türk jeti Suriye sınırında bir Rus savaş uçağını düşürdükten sonra Rusya bu ülkeye yaptırımlar, charter uçuşlarına yasaklama ve daha bir çok seyahat yasaklarını başlattı.

Bu kararlar Türkiye’ye büyük bir darbe oldu. Rusya bu ülkenin en büyük Pazar ülkelerinden birisi idi. Her yıl ortalama 3.5 milyon Rus’un seyahat ettiği Türkiye bu pazarda adeta bitme noktasına geldi. Yaşanan kriz Rusya’dan turist akışını durdurdu. Türkiye genelde 30& bir düşüş yaşadı ve ülkeye gelen turist sayısı 25.3 milyonda kaldı.

Türkiye’nin yaşadığı hızlı düşüşten en çok etkilenen şehir Antalya oldu. 2016 yılında bu şehre gelen turist sayısı 45% azaldı. Ruslarda düşüş 76% oldu ve sayı 870 bin ile sınırlı kaldı. Türkiye Rusya pazarında ikincilikten sekizinci sıraya geriledi.

İki ülke arasında hüküm süren bir yılı aşkın gerilim artık yumuşuyor.  Seyahat yasağı geçen Ağustos ayında kaldırıldı. Geçtiğimiz haftalarda Rusya iki ülke arasında vizesiz seyahat ile ilgili bir anlaşmayı yeniledi. Putin Rusya’da faaliyet gösteren Türk firmaları ile ilgili sınırlamaları kaldırdı. Türk işçilerinin çalışma yasağı sona erdirildi.

Rusya ile yaşanan bahar havası Türkiye turizm endüstrisinde göreceli bir rahatlamaya neden oldu. Bu yılın Nisan ayında Türkiye’ye gelen yabancı turist sayısı geçen yıl yaşanan Rusya krizinden sonra ilk kez yükseldi.  Raporlara göre, 2017 Nisan ayı ile 2016 Nisan ayı arasında pozitif fark yüzde 18. Eğer Türkiye yine bir yol kazası ya da benzer bir sorun yaşamaz ise bu yıl turizm gelirlerinde yüzde 10 artış mümkün görünüyor.  Bu artışın b,r rahatlamaya neden olmaması da önemli. Zira bu artışa rağmen 2016 hariç tutulduğunda, 2017 Nisan ayı rakamları 2010’dan bu yana en düşük seviyede.

Güney Kore Çin’in seyahat yasağından dertli

Bu gün Çin turizm sektörünü jeopolitik açıdan sorun yaşadığı Güney Kore’ye karşı tavizsiz bir seyahat yasağı ile bir silah olarak kullanmaktadır. 

2015 Mart ayında başlayan seyahat yasağı Çinli turistlerin Güney Kore seyahatlerini engellemektedir. Bu yasağın en güçlü nedeni de, Güney Kore’nin topraklarına bir ABD füze savunma sistemi kurmasına izin vermesidir. Güney Kore ve ABD savunma sisteminin Kuzey Kore’den gelebilecek füze saldırılarına karşı olduğunu söylese de, Çin bu ifadelerin gerçeği tamamen yansıtmadığına inanmaktadır.

Çin’in bu seyahat yasağı geçtiğimiz Nisan ayında zirve yaptı. Bu ay boyunca Çin’den gelen turist sayısı 227 bin 811 ile sınırlı kaldı. Bu sayı geçen yılın Nisan ayına göre yüzde 66.6 oranında bir düşüşe tekabül ediyor. Toplamda ise Güney Kore’nin turist sayısında yüzde 27.2 bir düşüş gerçekleşmiş durumda.

Güney Kore Duty-Free mağazaları tarihin en kötü dönemini yaşıyor ve adeta ayakta kalmak için çabalıyorlar. 2014 yılından itibaren Çinli turistler için dev bir alışveriş destinasyonu olarak kabul edilen Güney Kore bu yasak nedeniyle büyük bir darbe almış durumda.

Güney Kore’nin en gözde turizm destinasyonlarından olan volkanik Jeju adası bu darbeden en çok etkilenen bölge oldu. Güney Kore’den 90 km uzakta olan Jeju adası 2016 yılında 3 milyon Çinli turist ağırlamıştı. Jeopolitik konumunun kurbanı olan Ada, bu yıl direkt uçuşların ve kurvaziyer turlarının yasaklanması sonrasında yaklaşık olarak yüzde 80 bir düşüş yaşadı. Bu vahim gelişme nedeniyle adadaki oteller, restoranlar ve diğer turizm işletmeleri birer birer kapanmaya başladı. İyimserlikleri ve dik duruşları ile bilinen Jeju Adası sakinleri ise bu durumu bir fırsat olarak görüyor. Turizmciler farklı pazarlarda tanıtıma ve pazarlamaya başladılar bile.

Kısa zamanda şiddetli darbeler yaratan seyahat yasağının gerçek etkileri orta ve uzun vadede görülecek. Geçmişte Asya ülkeleri arasındaki siyasi gerilimler kısa dönemli etkiler yaratıyor ve geçiyordu. Bu gün gelinen noktada, ülkelerin ekonomilerini büyük ölçüde turizm hareketlerine göre yapılandırdığı düşünüldüğünde, destinasyonlar çözüm arayışlarını hızlandıracaklar. Örneğin Güney Kore turizm oryantasyonunu hızla farklılaştıracak. Ülke pazarlama çalışmalarını Güney Doğu Asya, Orta Doğu ve Güney ve Kuzey Amerika kıtalarına yoğunlaştıracak.


(http://www.tourism-review.com çeviren Adil Gürkan )

Değerli turizmciler

Bu tercümeden sonra AB ülkeleri ile Türkiye turizmi arasında yaşanan sorunlara bir de bu açıdan bakmakta yarar var. AB içindeki ana ekseni oluşturan Almanya, Hollanda, Avusturya gibi ülkelerde yaşanan daralmaya karşılık İngiltere’den çok zorlayıcı bir düşüş yaşanmaması dikkate değer. Konuya Orta Doğu denklemi, enerji trafiği, ABD, Rusya, AB gibi faktörleri dikkate alarak yaklaşalım.



17 Mayıs 2017 Çarşamba

İnsan Kaynaklarında İhtilal

Çalışanlarınız görev tanımlarında yazan işleri yapmakla yükümlü birer canlı robot mudur?

Bu soruyu sormanın ve en rasyonel cevabı vermenin zamanı geldi de, geçti bile.

Çalışanları birer yol ve ideal arkadaşı olarak görmeye başlayan birçok otel grubu var. Ama Türkiye’de değil. Bu aşamaya gelmek için daha çok ders çalışmamız gerekiyor.

Sadece bu değişim bile onları rakiplerinin fersah fersah önüne taşıyor. Zira, yol arkadaşı olarak kabul edilen çalışanlar işletmenin sıkı birer savunucusuna dönüşüyor.

Çalışanlarınızı Pazarlama Şövalyelerine Dönüştürün

Yıl 2017. Her şey hızla değişiyor. Çalışanlarınız da. Artık onlara farklı bir gözle bakmak zamanı gelmedi mi? Onlara farklı bir gözle baktığınızda, size katacakları birçok yeni değeri de fark edeceksiniz. Kapasitelerinin tamamından yararlanamadığınızı göreceksiniz.

Örneğin, onları birer tanıtım şövalyesine dönüştürmek mümkündür. Yapabiliriz.

Asıl pazarlama gücünüz işletmenizin içinde

Oysa hemen yanı başımızda dev bir güç var.

Bize, oteldeki misafiri kazandıracak ve devamlı müşteriye dönüştürecek bir güç bu.

Çalışanlarımız.

İşin doğrusunu isterseniz, misafiri size düşman da edebilir, hayran da bırakabilir.

İnanın tesisinizin kaderi onların elinde.

İşletmenizde konaklayan insanlara kendilerini Dünyanın en önemli varlıkları gibi hissettirebilecekleri gibi, geldiklerine pişman da edebilirler.

Birincisini sağlamak için anahtar sizin elinizde.

Çalışanlarınıza yapacağınız yatırım size müşteri sadakati olarak geri döner. Hem de akıl almaz oranlarda. Çalışanlarınıza 1 TL.- yatırım yapın, karşılığında 10 TL alın.

Doğru insana doğru yatırım önemli

Çalışanlarınız arasında bazıları diğerlerinin arasından sıyrılır ve parıldar.

Duruşu, konuşması, beden dili ve kısaca her şeyi ile kendisini işletmenizin başarısına adadığını gözlemlersiniz.

Kendisine ve konuklarınıza olan saygısını her an yansıtır. Misafire, içinden geldiği için ve keyif aldığı için hizmet eder, sadece görevi olduğu için değil.

İşte yatırımı bu yıldızlara yapmalısınız. Daha da ötesi, çalışanlarınıza sürekli olarak şans vererek ve fırsatlar sunarak bir yıldız adayı olmaya teşvik etmelisiniz.

Otelcilikte yıldız denildiğinde anlamı şudur; Bir çalışan vardır. İster departman müdürü olsun, ister meydan görevlisi. İşini aşkla yapar. Yaptığı işten keyif alır. Keyifle yaptığı işin enerjisi otelin her tarafına yayılır.

Müşteriler bu enerjinin varlığından mutlu olur. İşte yıldız budur.

Yıldız oyuncu elmas gibidir, işlenmesi gerekir

Yapmanız gereken bellidir.  Çalışanlarınız arasında yıldız olanları ve olmaya aday olanları bulup eğiteceksiniz. Motive edeceksiniz.

İçlerindeki adanmışlık duygusunu güçlendireceksiniz. Onları daha yüksek seviyede becerilerle donatacaksınız. Hem mesleki olarak hem de kişisel anlamda geliştireceksiniz.

Onlara önemli ve değerli olduklarını hissettireceksiniz. Onların hayatlarının renkli ve keyifli olması için yardımcı olacaksınız.

Çalışanlarınıza, hayatın tamamen işten ibaret olmadığını anlatacaksınız.

Dünyada insanlar iş dışında eğlenmek ve mutlu olmak için neler yapıyor ise, çalışanlarınızın da yapması için imkan sağlayacaksınız. Onlara sosyal yaşam rehberliği yapacaksınız.

Bir gün Oteliniz yıldızlarla dolu olduğunda;

Şundan emin olabilirsiniz; çalışan yıldızlarınız, kapıda asılı olan yıldızlardan daha fazla saygınlık uyandıracaktır.

Bir gün çalışanlarınızın büyük bir çoğunluğu yıldızlaştığında işletmenizde mucize gibi gelişmelerle karşılaşacaksınız;

Çalışanlarınız işletmenizi evi gibi görecek. Evine nasıl özen gösteriyor ise aynısını işletmenize de göstermeye başlayacak. Kırılan her bir tabak için üzülecekler. Bir köşede minik bir kir gördüklerinde hemen eğilip temizleyecekler.

Otele gelen konukları evlerine gelmiş gibi kabul edecekler. Aynı özeni, aynı sevgiyi ve saygıyı gösterecekler.

Otelinizi çalışanların evine dönüştürmek?

Ya da, otelinizde çalışan arkadaşlarınızı gerçek birer ev sahibine dönüştürmek… Ve elbette müşterileri de onların evine gelen konuk..

Mümkündür elbette.

İşletmenizde çalışanlarınızı sahiplenir iseniz

Çalışanlarınızı yılın 12 ayında eğitirseniz

Onları sosyal hayatta aktif ve yaratıcı olmak için teşvik ederseniz

Çalışanlarınızı, müşterileriniz karşısında işletmenizin birer elçisi yapabilirseniz

Onlar da her bir müşterinizi dışarıdaki hayatlarında işletmenizin ateşli birer elçisine dönüştürürler.

Personel değil, aile bireyleri

Geçen yüzyılda şekillenen ve insanların sanayide ve diğer alanlarda adeta ölesiye çalışmasını kutsallaştıran bir teori vardı.

Hızla yayıldı ve milyonlarca insan fabrikalarda, dev çiftliklerde adeta ibadet eder gibi çalışmaya zorlandılar.

Max Weber bu teoriyi kısaca söyle özetledi; “İnsan bu dünyada çalışıp Tanrı’nın şanına hizmet etmek zorundadır. Dünyevi her türlü zevk, eğlence günah ve yasaktır.”

Weber, insanlara ölesiye çalışma karşılığında Tanrının sevgisini ve Cenneti vaat etti. Bu teori 2000’lere kadar iş hayatının amentüsü gibi bir işlevi yerine getirdi.

Bu gün bu teorinin hiç müşterisi kalmadı. Artık çalışanlar bir birey olduklarının farkına vardılar, Cenneti şimdi talep ediyorlar ve bunun için çalışıyorlar.

İşletmeler artık çalışanları sevmeyi, saygı duymayı, onlara fırsatlar vermeyi öğrenmek zorundalar. En iyileri bulmak ve elde tutmak için en önemli şartlar bunlar.

Özellikle oteller yeni müşteriler bulmak ve ellerinde tutmanın yanı sıra yeni yetenekler bulmak ve ellerinde tutmak zorundalar.

Müşteri de bunu talep ediyor.

Bir tesise ikinci kez tatile gittiğinde, işletmede,  önceki tatilde dostluklar kurduğu yüzleri görmeyi umut ediyor.

Bu mümkün müdür?

İşletmeler müşteri sadakatinin yanına bir de çalışan sadakatini ekleyip her gün yükselen bir başarı ivmesi yakalayabilir mi?

Çalışanlar, yatırımcı ve müşteri uzun süre varlığını sürdüren ve her yıl yeni ve keyifli tatil deneyimleri ile pekişen bir dostluk ağı kurabilir mi?

Bir işletme günün birinde neredeyse 60%’ları bulan bir REPEAT GUEST silahı ile pazardaki rakiplerine ve kendisine hep fiyat baskısı uygulayan ‘Tüccarlara’ meydan okuyabilir mi?

Evet!

İstatistiklere göre, repeat misafir oranı 55%’i yakalayan otellerde pazarlama giderleri toplamda 25% azalıyor.

Kaldı ki, bu oranda bir repeat oranı yakalamış otelin pazarı domine edecek bir reputasyona ulaşması da çok kolaydır. Tur operatörlerine kendi fiyatlarını ‘dayatma’ şansını yakalar.

Fiyatlarından taviz vermeyecek güce ulaşır. Daha yüksek ciroları yakalayan tesis daha üstün hizmet için bütçelerini yükseltir.

Muazzam bir etkileşim döngüsü başlar.

Karlılık arttıkça tesis çalışanlarına ve maliyetlere daha yüksek bütçeler ayırabilir. Mutlu çalışanlar tesiste müşteri memnuniyetini hayranlık seviyesine yükseltir. Tesis sektörün önde gelen yıldız markası olur.

Yıldız Oyuncu yaratma süreci nereden başlar?

İşe en baştan başlamak gerekir. Bu nedenle aşağıdaki adımlar hayati öneme sahiptir.

İşletmedeki bütün görevlerin anlaşılır bir tanımı olmalıdır. Bu tanım hem sorumlulukları, hem de yetkiyi net olarak belirlemelidir.

Bu görev tanımına uyan özelliklere sahip çalışma arkadaşları seçilmelidir. İnsanların özelliklerine göre iş yaratılmamalıdır.

Aramaların sonunda elde edilen başvurular titizlikle taranmalı ve duygularımızı asla işe katmadan objektif kriterlere göre adaylar belirlenmelidir. ( Kriterler mutlaka tarafsız ve performans ile ilgili olmalıdır.)

Aranan aday belirlendiğinde, bir kez de ilgili departman üyeleri ile görüşmeleri sağlanmalıdır. Böyle bir jest ileride yaşanabilecek muhtemel çatışmaları önleyecektir.

Departman çalışanları, başlarında bir amir olmadan aday ile rahat bir görüşme yapmalı ve ekibin görüşlerini üst yönetim ile paylaşmalıdır.

İşbaşı yapan aday, Genel Müdür, İnsan Kaynakları Müdürü ve ilgili Departman Müdürü’nün rehber olarak yer aldığı bir Oryantasyon Eğitimi almalıdır.

İşletmenin bütün birimlerinin verimliliği ve başarısı, dönemsel performans değerlendirmeleri ile ölçümlenmelidir. Performans değerlendirmesi çalışanlarımızı başarılı/başarısız olarak kategorize etmek için yapılmamalıdır. Bu değerlendirme, çalışanların eksikliklerinin giderilmesi ve daha başarılı olmalarına katkı için uygulanmalıdır.

Eğitim, devamlı olması gereken bir gelişim yolculuğudur

Eskiden, işletmelerde eğitim ile ilgili dar bir anlayış vardı.

O da, çalışanlarımızı yılın belirli bir döneminde mesleki/kişisel gelişim eğitimlerine tabi tutmak ve sonra sahaya sürüp yüksek performans beklemekti.

Şimdi yılın 12 ayı ve 365 günü çalışanlarımızın gelişmesi için değerlendiriliyor. Yılın tamamı, daha iyi olma yolunda bir yolculuk süresi olarak kabul ediliyor.

Evet! Her gün bir renk katmalı, her gün bir şeyler öğretmeli ve ona hak ettiği değeri verdiğinizi hissettirmelisiniz. Öğrenmek zenginleşmektir.

Eğitime Yeni ve Farklı Bir Yaklaşım

Bu yeni yaklaşım ile çalışanlarınız için neler yapabilirsiniz?

Kitap okumak: Okumak her zaman bir güç kaynağıdır. İnsanın bakış açısı genişler. Kitap okuyan insan olgunlaşır. Kendisini daha doğru ve güzel ifade eder. İşletmede ya da lojmanda bir kitaplık önerilir.

Takım ruhu: Çalışanlarınıza, arkadaşları ile birlikte hayata geçirecekleri aktiviteler, oyunlar ile hep birlikte yaşamanın, eğlenmenin, öğrenmenin, keşfetmenin, sorun çözmenin, paylaşmanın mutluluğunu tattırabilirsiniz.

·         Satranç, dama, tavla gibi akıl oyunları

·         Sportif turnuvalar. Survivor benzeri yarışmalar

·         Keşif gezileri. Tarih turları. Bisiklet, yürüyüş, doğa aktiviteleri, piknikler.

·         Sinemalar. Müzeler. Tiyatrolar.

·         Bilgi yarışmaları.

·         Periyodik Ders/Sohbetler/Konferanslar

·         Çalışanların hobilerine katkı ( Resim, müzik, spor vb)

·         Kültürel gelişme seansları

·         Üniversite ile ortak gelişim programları

·         Birlikte üretecekleri sosyal sorumluluk projeleri

Yukarıda sıralanan etkinlikler gönüllülük esasına dayanmalıdır.

Çalışanlarınız içlerinden gelerek bu etkinliklere katılmalılar. Zorlama olursa tam ters etki yapar. Zorla dahil edilenler çıkışları ve tavırları ile ekibin enerjisinin düşürür.

Motivasyonu bozar. Ekip ruhuna zarar verirler. Bu nedenle, kimi minik jestler, ödüller ile gönüllülük teşvik edilmelidir.

Bu çalışmalara katılan ve başarılı olan çalışanlar terfilerde öncelik sahibi olur.

Maaş zamlarında ayrıcalık tanınır.

Ödül olarak izinler kullanılabilir. Üstün başarıyı yakalayanlar sezon dışı zamanlarda farklı ülkelerde otellerde staja/eğitime gönderilebilir. Teşvik gönüllü katılım oranını yükseltir.

Bunları hayata geçirin.

İşletmeleriniz birer çalışan cennetine dönüşsün.

 

14 Nisan 2017 Cuma

Dino Amca'nın Kasırgalar ve Hatunlar ile İmtihanı

Dino Amcanız bir zamanlar Kaş’ta çalışıyordu. Harika bir butik otelde yöneticiydi. Bu otele girişi ilginç bir tesadüf sonrası olmuştu. Bu ayrı bir hikaye konusudur ve vakti gelince o da kaleme alınacaktır…

Bundan yaklaşık 30 yıl önceden bahsediyoruz. 1980’lerin sonları. Oteller o zaman böyle yolgeçen hanı değildi. Hiçbir yerde tutunamamış işsizler değil, mesleği sanat gibi icra edenler çalışırdı. Bu da ayrı bir hikaye konusudur. Bir gün kaleme alınacaktır.

Dino Amca tam da ‘dağdan indim düze’ misali gelmişti bu şirin kasabaya. ( Burada Dino’ya sağlam bir yuh çekilebilir) Dino bu otelde çalışmak için iş teklifi alana kadar Türkiye’de Kaş diye bir kasaba olduğunu bile bilmiyordu.

Dino Amca’nın o güne kadar deniz ile bütün alakası öğrencilik yıllarında, İstanbul’un Karaköy iskelesi ile Haydarpaşa arasındaki 20 dakikalık vapur yolculuğundan ibaretti. Yüzmek falan hak getire… Bu otele işbaşı yaptıktan beş ay sonra deniz ile tanıştı Dino Amcanız. Ama ne tanışma….

Buyurun o zaman…

Aylardan Mayıs. Otel de börtü böcek misali kış uykusundan uyanmış. Hava, o karanlık kış günlerinin yarattığı ruhsal tahribatı bir an önce tedavi etmek istercesine aydınlık ve sıcacık.

Dino Amcanız Kaş’ta o günlere kadar hayalinde bile görmediği güzellikler görüyor. Hem de ne güzellikler. E tabi Dino Amcanız o zamanlar, gençliğin son demlerinde de olsa yine de genç sayılır. Kanı hala kaynıyor… O daracık Kaş sokaklarına çıktığında, kafası yuvasına takılan ampul misali dönüyor

Bu Avrupalı afetlere de kadın deniyor… Güzel deniyor… Ama bu ahir zaman kusursuz heykellerine sadece ‘ güzel kadın’ demek ve orada bırakmak da ayıp oluyor. O renk, boyut, altın oran, eda, yürüyüş, bakış şahanelerine daha farklı şeyler söylemek lazım.

İlkokuldan sonra sadece erkeklerin okuduğu bir yatılı okula girmiş. Hemen ardından da yine erkek ağırlıklı bir Üniversiteye postalanmış. Erkeklerin okuduğu kolejde sekiz yıl hep sakallı, bıyıklıları görmeye alıştıktan sonra, Üniversitede ilk şokunu yaşamış. Türkiye’de genç kızlar varmış meğer… Hatta çok güzel genç kızlar varmış.

Neyse… O yıllar da ayrı bir hikaye konusudur. Fırsat olursa elbette o günler de kayda alınacak ve sevgili okurlara aktarılacaktır.

Meğer 160 cm üzerinde kadın da oluyormuş

Üniversite yılları dahil 160 santimden daha uzun kadın pek görmeyen Dino şimdi adım başı kendisinden bile uzun boylu kuğular, ceylanlar, afetler ile karşılaşmaktadır.

Neyse ey okur… Başta farklı bir başlık attık. Dino’nun denizde dev dalgalarla imtihanı dedik. Merak uyandırdık. Şimdi lafı evelemeden gevelemeden sadede gelelim.

O gün otele üç güzel geldi ki, amanın… Amanın… Üçü de 180 santim civarında… Saçlar… Kaşlar… Gözler… Gülüş… Bakış… Konuşma… Hani biblo derler ya... Tam da öyle işte…

Dino ilk önce Allah’a teşekkür etti. Birçok nedenden ötürü… Önce bu güzellikleri görmesini sağlayan bir çift göz için.. Bu güzelliklerin ağzından çıkan her lafı, her kahkahayı duyan kulaklar için… Veee elbette… Bu üç güzel ile konuşabilmesini sağlayan İngilizceyi bu kadar mükemmel öğrenebildiği o koleji kazandığı için…

Dino bu sefer kafayı takmıştı. Bu üç güzelden birini mutlaka tavlayacaktı.

Tavlamalıydı..

Yahu, komşu pansiyonun satın alma, temizlik işlerine bakan arkadaşı Zühtü her gün bir başka afet ile gününü gün ederken, Dino daha hiçbir afet ile tokalaşmamıştı bile…

Üç güzel geldi… Bir geldi. Pir geldi.

Zamanlardan Mayıs’ın sonu… Hava muhteşem bir Kaş yazını müjdelercesine ılık… Sakin.. Deniz nazlı bir gelin gibi..

Dino, yana yakıla üç selviye yaklaşmanın yollarını arıyordu. Bir akşam yemeğinde fırsat ayağına geldi. Otel sahibi Dino’dan servise yardımcı olmasını rica etti. Hem de üç selvinin masasının olduğu bölümün…

Balıklama daldı. Tut ki kırk yıllık bir garson gelmiş, iş başı yapmış. Takır takır çalışıyor. Bir ara fırsatını buldu. Masalarını temizlerken kızlara selam verdi.

Hollandalılarmış… E doğaldır…  Bu boy ve endam ile Asyalı, Orta Doğulu olacak halleri yoktu ya… Bu boy ancak Hollanda’nın münbit topraklarında böyle büyürdü…

Bülbül gibi İngilizce şakımaya başladılar…

Servis ilerledikçe sohbet de gelişti.. Onlar içtiler güzelleştiler… Dino yutkunurken şişti.. Onlar güzelleşti… Dino yutkundu.. Onlar iki şişe şarabın dibine vurdular. Dino onlara bakarken sarhoş oldu…

Dino planını kurdu…

O günlerde Kaş’ın tadı o tertemiz sahillerinde bir mini Mavi Tur ile çıkıyordu. Kaş ile Simena arasındaki o cennet rota insanın ömrüne ömür katardı.

Hemen bu kulvardan daldı mevzuya…  Tekne turu…

Zaten Dino ve benzeri Anadolu kavruklarının tek taktiği de budur.. Yani ‘ Şiş kebaaap, rakiii’ çapaçulluğunun bir tık üstü…

Anadolu’nun kadınsız, renksiz, heyecansız kasabalarındaki tek tip sosyal zincirlerden boşalıp Akdeniz’in dişi havasına kapılan her kavruk delikanlı hatunlara yaklaşmanın en basit yolunun tekne turu olduğuna inanır…

Ben Türkçesini yazayım… Siz bunun ahulara İngilizce söylendiğini anlayın…

-       Kaş’ı nasıl buldunuz?

-      Henüz doğru dürüst gezemedik… Ama ilk izlenimimiz harika… Sadece otel çevresini görebildik…
Offfff… Körün istediği bir göz… Allah verdi kırk göz… Dino coştu.

-      Bakın bu olmadı Kaş’ı hemen tanımalısınız… Zamanınız az. Gezecek o kadar çok yer var. Bir plan yaptınız mı?

-      Hayır, plansız yaşarız biz. Daha genciz. Planlar yaparak yaşamak için daha çok zamanımız var. Onu yaşlılara bırakalım..

Al buyur… Bu da kılçık oldu işte… Dino’nun saçında her nasılsa oluvermiş birkaç beyaz tel var. Ona mı laf soktu acaba?

-      Ne yani… Ben yaşlı mı oluyorum şimdi? Bana yaşlı dediniz.

-      Bu nereden çıktı şimdi?

-      Siz benim yaşlı olduğumu ima ettiniz..

-      Hayır.. Onu demek istemedik… Sizin dilinizde bir laf var, ne derler, …………….uktan nem kapmak… Sizinki de o hesap yani…

-      E ama biraz terbiye sınırı aşılmadı mı şimdi?

Haydaaa… Kılçık bombardımanı başladı… Şimdi de pimpirikli yaptı Dino’yu iyi mi?..

-      Ehm… Ben yanlış anladım… Özür…

-      Evet… Bizi de üzdünüz biraz… Bunun bedelini ödemelisiniz..

Bedel ödemek? Aman Tanrım… Yahu fırsat ayağına geldi işte Dino’nun. Salonun ortasında çiftetelli oynamamak için zor tuttu kendisini… Yine de işi sağlama almak istedi.

-      Bedel ödemek? Nasıl yani?

-      Biz Türkiye’ye gelmeden önce Hollanda’da Türk arkadaşlarla çok konuştuk ülkeniz hakkında. Geleneklerinizi, sosyal hayatınızı çok iyi biliyoruz. Siz çok konuksever bir milletsiniz. Bu nedenle bize böyle davranmanıza üzüldük. Yakışmadı..

-      E neyin yakışacağını siz söyleyin o zaman..

-      Biz sizin çok güzel bir lafınızı daha biliyoruz..

-      Neymiş o?

-      Ağanın eli tutulmaz… Siz Türklerin çok ilginç sözlerinden birisidir bu..

Aman Allah’ım…

Hayat Dino’ya tatlı bir şaka yapıyor olmalı…

Birileri bir senaryo yazdı. Dino ile kafa buluyorlar.. Daha bu kızlara leb demedi… Onlar Çorum Leblebisinin künyesini yazmaya başladılar sanki..

Bu fırsat kaçar mı? ( Hikayenin sonunda sen karar ver ey okur. Bu fırsat kaçsa daha mı iyi olurmuş acaba?)

Muz ortaya çaktı kafayı Dino Amcanız.

-      E peki o zaman…  Ne yapayım, raconu siz kesin..

-      Bakın biz bu lafınızı da biliyoruz… Mafya ağzıdır bu… Ama biz racon kesmeyelim. Bu tatlı ama alıngan orta yaşlıdan bir tekne turu rica edelim…

-      Tek… Tek… Tekne turu mu?

-      Evet… Çok mu oldu yoksa? Bu adamın bu üç genç kıza Kaş’ı tekne ile tanıtacak zamanı ve gücü yok mu acaba?

Zaman? Güç? Bunlar resmen damara basıyor…

-      Sizden korkan sizin gibi olsun be.. Kabul. Yarın sabah limanda buluşalım. İstikamet Dünya’nın incisi Kekova ve Simena..

-      Tamamdır orta yaşlı adam..

-      ( İçimden ) Siz yarın görürsünüz orta yaşlıyı..

Uzatmayalım ey okur… Dino Amcanız ertesi sabah Kaş limanında buluştu. Hemen kalkmaya hazırlanan tekneye zıpladılar. Kaptan ve yardımcısı Dino’nun ahbabı idi. Kulakların pasını alan tatlı bir dalga sesi ile yola koyuldular.

Hikayenin bu başlangıç ve mola fasıllarında çok matah bir şey yok ey okur. Her yerde ve her turda olan rutin işler işte… Gidişte dalgalarla tango yapa yapa yol alınır. Arada bir mola verilir. 

Mola verilen koyda cumburlop denize… Mayıs sonu da olsa çaktırmadan deriye işleyen hınzır güneşte cascavlak olana kadar yüzme.. Teknenin tepesinden denize balıklama dalıp sağa sola hava atma… Teknenin cazır cuzur ses veren hoparlörlerinden yol boyu cıstak cıstak dinleme…

Hatunlar cıvıl cıvıl. Sohbet zirvede. Keyifler gani. Dino Amcanız akşam yemeğinin sonrasını hayal ediyor. Diskoda kıvrım kıvrım danslar… Zabbaha kadar dans.. ve sonrası tabi..

Üç Adalar nam bir yer vardır.  Her bir Adem evladı ve Havva kızı ahir ömürlerinde burayı görmeden ölürse, eksik giderler. Son mola burada idi. Yemekler yendi.  Bira, rakı hesaba uygun ne varsa içildi. Öğleden sonra saat 4 gibi yolculara çağrı yapıldı. Dino Amcanız da sırım kızlarla beraber güverteye zıpladı.

Bela geliyorum diye nara atıyor

Kaptan startı verdi. Motora bir hamle etti. Ama o ne? Tıs! Motorda çıt yok. Çalışmıyor. Birkaç deneme da boş. Bu pek hayra alamet değil. Hatta daha da kötüsü… Birkaç saat sonra bu daha da kötü olan başa gelecekti.

İki saate yakın bir beklemenin ardından bir yedek tekne geldi. Ama o da doluydu neredeyse… 100 kişi kapasiteli tekneye 100 kişi de biz dolduk, olduk 200 yolcu. Kader ağlarını böyle örüyordu işte.

Hatunlar olan biteni anlamakta zorlanıyor olsalar da, tatil havasını kaybetmeden keyiflerine bakıyorlardı. Bir ara içlerinden en afet olanın teknenin getir götür işlerine bakan yardımcısı ile kesişmesi Dino Amca’nızın gözünden kaçmadı. Bir ara Kaptan da hatunlardan bir başkasına selam verir gibi oldu. Dino Amcanız olan biteni kötüye yormamayı tercih etti.

Ha unutmadan…

Tur paraları, yoldaki yemekler, içecekler, hepsi Dino’nun cebinden çıktı. Bu notu düşelim. Ama olsun. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez ki. Bu olayda kaz ve tavuğun ne olabileceğini okurun hayal gücüne ve hatta libidosuna bırakıyorum…

Ve dönüş… Eh hava kararmaya yüz tutmuş. Yola çıkan tekneye sağdan soldan önden arkadan vurmaya başlayan dalgalar pek hayra alamet değil.  İşin kötüsü dalga boyları da hızla yükseliyor. İlk başlarda teknenin su ile temas eden yerlerine az şiddetli bir tokat gibi inen dalgalar artık bir metreyi aşmaya başladı.

Kaş tarafını bilenler hatırlar. Üç Adalar’ı geçip de açık denize dalınca hafiften şiddetlenir deniz. Kış neyse de, yazın da belli bir saatten sonra patlar.

Nitekim öyle oldu. Üç Adalar geride kaldı ve önce efendi bir kaç dalga tekneyi yokladı. Bir süre sonra da iş yoklamayı aştı, dalgalar tekneyi Yılbaşı gecesi İstiklal Caddesinde sıkıştırılan turist kadınlar misali taciz etmeye başladı. Arkadan vuran babayiğit bir dalga teknenin önünün yarıya kadar suya batırıyor, hemen ardından da sağdan soldan gacırtı sesleri geliyordu. Dino Amcanız önceleri hafif sırıtarak hatunlarla sohbete devam ederken, bir zaman sonra küçülmeye, kabuğuna çekilmeye başladı. Küçüldü. Çekti adeta. Minicik bir nokta kadar kaldı. Birkaç dev dalga daha gelirse güverteden sulara düşmek işten bile değildi.

Birden vurdi karayel

Dalgalar daha da azdı. Deniz kudurdu desek yeridir. O ana kadar güvertede oturan ve hatunlarla sohbet eden Dino Amcanız sarardı. Soldu. Sesi soluğu çıkmaz oldu. Beti benzi attı. Baktı rezil olmaya ramak var. Döndü, güverteye upuzun yattı. Yüzükoyun hem de. Bir taşla iki kuş misali. Hem tekneye doğru akın akın gelen dalgaları görmeyecek, hem de sararıp solan yüzünü saklayacaktı. E işin akşamı da vardı. Ödlek bir Dino’yu kim ciddiye alır, diskoya, bara giderdi ki?
Kaş sanki Kaf Dağı’nın ardında bir masal ülkesi kadar uzak ve erişilmez gibi geliyordu Dino Amcanıza. Git git bitmeyen bir rota. Dev dalgalar. Derken patlayan rüzgar. Çatırtılar. Bağırış, çağırış. Korkmaya başlayan bir çok yolcunun çığlıkları….

Tekne turu birkaç dakikada bir korku filmine dönüştü. Her nasılsa tura katılmış kimi erkek yolculardan anırmaya benzer naralar gelirken, birçok kadın da en tiz perdeden çığlıklar atıyordu. Dino Amcanızın midesi kasıldı. Başı dönmeye başladı. Kulakları uğulduyordu. O zamanlar hala kafasını örtmekte direnen lepiska saçları dikenleşti. Dino Amca korkudan dikenlerini çıkarmış bir kirpiye benzedi.

İşte önden dev bir dalga… Tekneye, arkaya doğru break dans hareketi yaptırdı. Derken bir yan dalga tekne bu sefer bir hacı yatmaz oldu.

Dino’nun hayati bir film şeridi misali

Dino Amca bir an midesinde ne varsa güverteye dökmekten korktu. Ama bütün bunlar olurken yüzünü saklamayı beceriyordu elbette. Suratı güverteye yapışmıştı. Elleri ile yüzünün iki taraftan açıkta kalan bölümlerini saklıyordu. Ama bir yandan da hemen yanında güverteye yapışmış hatunların ağlama inleme arası bağırmaları da yüreğini dağlıyordu. Da olmazdı. Yüzünü kaldırıp onlara bakamazdı. Korkudan gece vakti gözlerine fener tutulmuş yarasaya dönen suratını gösteremezdi. Bütün karizma çizilirdi. Uyuyor ayağına yattı. Hatta bir ara inandırıcı olmak için horladı da…

Tekne artık dalgalar arasında kah tango kah break dans yapan, yerinde duramayan bir yeni yetme misali zangır zangır sarsılmaya başladı. Dino Amcanız arada bir kafasını hafifçe çevirip sahile bakıyordu, acaba kör topal da olsa oraya kadar yüzebilir mi, diye…

Bu arada çocukluğunda gittiği Kuran kursları için gönderenlere ve Hocalarına teşekkür etti içinden. Öyle ya şu birkaç saatlik macerada neredeyse hatim indirmişti korkudan. Karada ve normal zamanlarda besmeleyi bile unutan Dino, her dalga vuruşunun ardından bir ayet okuyor ve dualar ediyordu o gün.

Ömründen ömür, nefesinden nefes, canından can gitti o gün. Bir asır gibi gelen bir sürenin ardından Kaş sahilleri göründü. Işıl ışıl kara Cennet gibi göründü gözüne. Yaklaştıkça sakinleşti. Nabız normale döndü. Ağız kuruluğu geçti.

Tekne adeta üzerinden bir ordu geçmiş hayat kadını gibi bitkin, bezgin, bıkkın vaziyette karaya yanaştı. İskeleye halat bağladı. O saniyeye kadar hala bağıran, çağıran, inleyen bir sürü yolcu cehennemden kaçarcasına koştu tekneden aşağıya.

Bu Dino tam bir artist yahu
Dino Amcanız oynadığı rolün hakkını vermek için ağır havaları devam ettirdi tabi. Sanki uzun bir uykudan uyanmış gibi ağır ağır doğruldu, ayağa kalktı. Birkaç esnemeyi de ihmal etmedi. Hatunlar merak ve hayranlık ile bakıyordu Dino’ya. Akıllarından geçeni okudu adeta. Cesaretine ve sakinliğine övgüler düzüyorlardı içlerinden, emindi.

-      Heeey. Orta yaşlı adam… Bütün Tekne saatlerdir ağlamaktan, panikten mahvoldu. Çığlıklar, haykırışlar kulaklarımızda patlıyor hala. Sen orada horuldayarak uyudun.

Dino Amca aslında tekneden iner inmez toprağa eğilse ve öpse nasıl olur, diye düşünüyordu. Ama bozuntuya vermedi. Yalandan kim ölmüş?

-      Yahu hanımlar bu ne ki? Biz alışkınız. Bunun birkaç misli daha devasa dalgaları biz çok gördük. Çok fırtına yaşadık. Bunlar vız gelir bize…

Dino ve kızlar yürüyerek sahilden otele geçti. Akşam için programlarını sordu. Kızlar yarım ağız cevap verdiler. ‘ Görüşürüz’ gibilerden…

Odasına çıkan Dino abdest aldı. Bir şükür namazı kıldı o berbat dalgalardan sağ salim kurtulduğu için. Bir teşekkür de bu kızlarla tanışma fırsatı yakaladığı için elbette. Banyosunu yaptı. Traşını oldu. En klas şortunu ve gömleğini giydi. Lobiye indi. Bir köşede avını bekleyen atmaca misali pozisyon aldı.

Aradan neredeyse bir saat geçmişti. Kızlardan ses seda yoktu. İki saat geçtiğinde bir ara tuvalete gitmek ihtiyacı geldi. Şimşek hızı ile fırladı. Öyle ya oyalanırken falan kızlar odadan inip bir taraflara kaybolabilirdi. İşini bitirdi. Hızla koştu lobiye.

Kader son darbeyi indirmek için yumruğunu kaldırmıştı. Üç ceylanı otelin kapısında gördü bir an. Üçü de beyaz ve tonlarında etekler, şortlar ile kuğu gölünden fırlayıp gelmiş gibiydi. Arkalarından bakakaldı bir an. Lobi doluydu, bağıramadı da… Peşlerinden koştu. Keşke koşmasaydı. O ne? Kapıdan çıktığı anda gördüğü manzara birkaç saat önceki dalgalardan daha beter sarstı Dino’yu. Olduğu yerde yıkıldı kaldı.

Kuğular av olmuş

Üç kaba saba sırtlan üç sırım misali kuğuyu kanatlarından ısırmış sallana sallana gidiyordu Kaş’ın barlar sokağına doğru. Hem de şen şakrak… Hem de şarkılar, ıslıklar arasında… Hem de sırtlanlar kuğuların kanatlarını dişlerinin arasına sıkıştırmış, pençeleri ile de o narin boyunları kavramışlardı. Tut ki az sonra bir kuytuya indirip paramparça edeceklerdi.

E olacağı buydu. Kızlar da en az senin kadar korkmuşlar o turda. Onlar da paniklemişler. Ama bir başka vahim durum daha var. Dino Amca o tur boyunca korkusunu belli etmemek için güverteye manda misali serilip uyur numarası yaparken, kaptan ve iki yardımcısı da nöbetleşe gelip kızları tatlı tatlı sakinleştirmişler. Ellerini tutmuşlar. Saçlarını okşamışlar.

O şefkat… O dik duruş… O sakinlik kızları mest etmiş tabi.

Dino Amca gitti bardan birkaç bira aldı. Odasına çıktı.  Teypte ( yeni nesil bilmez, dedelerine sorabilirler ne olduğunu) Küçük Emrah’ın Boynu Bükükler parçası çalıyordu…

Demek ki neymiş?


Kuğu Gölü Balesini izlerken uyuklamayacaksın.. Yoksa cebinden saçtığın o kadar para gelir boğazına yumruk gibi oturur.