7 Nisan 2017 Cuma

Otelcinin Saçlarını bir Gecede Ağartan Kulüp

İşin ilginç tarafı şu ki, otelci bu kulübe büyük bir aşk ile bağlı. Bu dev kulübün adını vermeyeyim. Hatta otelin adı da bende kalsın.

Ama aşağıda okuyacağınız yazı, bire bir yaşanmış bir hadisedir. Bu hikayenin kahramanı da bu satırları kaleme alan zatı muhteremdir.

Bu zatı muhterem, o bir gün boyunca başına gelenler nedeniyle, kendini çatıdan atmak, tımarhanelik olmak, dağlara kaçmak gibi seçenekler arasında gidip gelmiştir.

Ne oldu? Nasıl oldu?

Bir yaz daha, ruhumuzu hafiften ısıtarak geliyordu.

Daha doğrusu mevsim baharın son demleri, yazın ‘geliyorum’ dediği zamanlardı. Yaşadığı ülkenin en büyük futbol kulübü yüzünden bu yazıyı yazanın başı derde girmişti.

Öyle ki birkaç gün boyunca ülkenin gündemine oturmuş, olmadık sorunlar yaşamıştı. Hatta hayatı ile ilgili tehditler bile gelmişti fanatiklerden…

Merak edenler buyursun okumaya….

Senelerden bir sene… Vakitlerden bir vakit… Diyarlardan bir diyar idi…

Taş devrinde otelciliğin efsanesi olarak bilinen bu yazar henüz müzeye kaldırılmamıştı. Bir otelin Önbüro ve Satış Müdürü idi.

Otel, işlerin çok yoğun olduğu sahillerde değil bir dağ başında idi… Beş yıldızlı da olsa, o zamanlar daha bir revaçta olan sahil otellerine göre yazın zor satılıyor idi.

Yazar, yazın, otelini spor kulüplerinin kamplarına açmayı düşündü ve bu amaçla ülkedeki bütün büyük spor kulüplerine bir tanıtım seti ve ayrıca bir de faks gönderdi.

Bölgenin güzelliklerini anlattı. Yakındaki modern futbol sahasını tanıttı.

Çabalar kısa bir süre sonra sonuç vermeye başladı.

Aylardan Mayıs. Memleketlerden bir memleketin en çok sevilen, en çok sayılan, en popüler futbol kulübünün teknik ekibi oteli ziyarete geldi.

Boru değil, futbol takımının Avrupalı teknik direktörü de vardı.

Sahi unutmadan… Yazar, bu kulübün sıkı taraftarı idi.

Elleri ayakları birbirine dolanarak koştu, ekibi karşıladı. Çocukluğunun yıldızı olan forvet oyuncusu karşısındaydı. Gözleri parladı.  Her ikisinin de ellerini sıktı.

Kalbi yerinden fırlayacaktı…

Bir kahve molasından sonra ekip oteli ve çevresini gezmek istedi. Yazar hayatının en mutlu ve gururlu rehberliğine hazırlanıyordu.

Odalar, restoranlar, barlar, toplantı odaları, her tarafı gezildi… Bahçe, havuz, fitness her yer ve her şey harika idi.. Otelin konumlandığı yayla ise cana can katan bir havaya ve gözlere şifa bir manzaraya sahipti.

Otel ve çevresinin incelemesi bittikten sonra sıra yarım saat mesafedeki modern stadyumu görmeye gelmişti. Ekip ve özellikle de teknik direktör stadyuma bayıldı.

Tekrar otele döndüler… Yazar, ekibe bir hatır kahvesi ikram etmek için muhteşem göl manzaralı bara davet etti. Mis kokulu kahveler geldi. Harika bir futbol sohbeti başladı. Dino Amca muhteşem forvetin anılarını dinledikçe mest oluyor, mest oldukça bu kulübün taraftarı olmaktan daha büyük bir memnuniyet duyuyordu.

Bir saatin sonunda muhteşem forvet yollarının uzun olduğunu söyleyerek izin istedi. Kalktılar. Yazar, muhteşem forveti kapıya kadar uğurladı. Yolda sohbet ederken de bir minik ricada bulundu. Kısa bir bilgi verdi ve bir belge istedi

Oteller yazılı olarak iletişim kurar

-      ………………… Abi, otelciliğin bazı kuralları vardır. Burada kamp için ne düşünüyorsunuz? Karara vardınız mı? Ben de buna göre hazırlıklar yapacağım. Odalarınızı bloke edeceğim.

-      Çok beğendik Kardeşim. Her şey harika… Biz Temmuz ayı başında geliriz. En az 2 haftalık bir kamp yaparız.

-      Bunu kesin konfirmasyon olarak kabul edebilir miyim?

-      Elbette.. Tabi Kardeşim.. Biz Temmuz’da buradayız.

-      İstanbul’a döndüğünüzde bana tarih, oda sayısı, taleplerinizi içeren bir faks çekebilir misiniz? Ben de buna göre hazırlıklara başlarım..

Tamam Kardeşim…Gidince hallederim..

Ekip, aracına bindi ve çam ormanları arasındaki yolda hızla ilerleyerek gözden kayboldu. Rüyada gibiydi. Gençliğinin yıldızı ile neredeyse yarım gün geçirmişti.

Boru değil, birkaç ay sonra hayallerinin futbol takımı çalıştığı otele gelecek ve 2 hafta kamp yapacaktı. Bundan büyük bir mutluluk olamazdı.

Yazar, o gece uyuyana kadar bu güzel gelişmeyi düşündü ve hayatının en güzel uykularından birisine daldı.

İşleri sağlama almak lazım

Ertesi gün ilk iş bu kamp ile ilgili hazırlıkları başlatmak oldu. Ama hepsinden önce bir konfirmasyon alması gerekiyordu. Bunun için kulübün faks numarasını buldu ve bir faks çekti. Metin aynen şöyle idi;

“ Sayın …………………………

10 Mayıs tarihinde otelimize yapmış olduğunuz ziyaret sonrasında Temmuz ayı başında futbol kampı planladığınızı belirterek ilgili tarihler arasında 2 haftalık bir kamp talebinde bulundunuz. Otelimizin işleyiş kuralları gereği bu sözlü talebin yazılı hale getirilmesi gereklidir. Bu itibarla konaklayacak kişi sayısı, oda dağılımı, tarih aralığı, menüler ve sizin talep edeceğiniz diğer bilgileri de ihtiva eden bir konfirmasyon faksını tarafımıza iletmenizi rica ediyoruz. Teşekkür ederiz.

Cevap?

Gelmedi…

Yazar biraz şaşırdı. Ama otelciliğin de taviz verilmemesi gereken kuralları vardı. Aradan bir hafta geçti, aynı faksı bir kez daha geçti..

Cevap?

Yine gelmedi…

Yazarın duyguları, şaşırmaktan hafif kızmaya doğru evrildi.. Nasıl olur? Hayallerinin takımının Otelde kamp yapması suya mı düşmüştü? Ama olamazdı. Faksı aldı. Birkaç cümle ekledi. Yeniden gönderdi;

““ Sayın …………………………

10 Mayıs tarihinde otelimize yapmış olduğunuz ziyaret sonrasında Temmuz ayı başında ………….  kampı planladığınızı belirterek ilgili tarihler arasında 2 haftalık bir konaklama talebinde bulundunuz. Otelimizin işleyiş kuralları gereği bu sözlü talebin yazılı hale getirilmesi gereklidir. Bu itibarla konaklayacak kişi sayısı, oda dağılımı, tarih aralığı, menüler ve sizin talep edeceğiniz diğer bilgileri de ihtiva eden bir konfirmasyon faksını tarafımıza iletmenizi rica etmiştik. İki gönderime de cevap verilmedi. Kamp tarihlerinde her iki tarafın da bir sorun yaşamaması için konfirmasyonu acilen rica ediyoruz. Teşekkür ederiz.

Cevap?

Yine gelmedi tabi..

Oteldeki mesai arkadaşları, özellikle rakip takımların taraftarı olanlar önceleri hafiften bıyık altı gülümsemelerle kafa bulmaya başladılar. Sonraları dozu arttı.

Aradan bir hafta daha geçti. Faksı biraz daha sertleştirdi. Konunun yasal boyutu ile ilgili yorumunu da ekleyerek bir kez daha faksladı…

Cevap?

Aynen tahmin ettiğiniz gibi... Gelmedi.

Haziran ayı gelmişti. Boş kalma riskine karşı bir şeyler yapması gerekiyordu. Otelciler bilir, sırf hayallerinin takımı gelecek diye opsiyonlu olarak beklettiği gruplar vardı. Süre daraldığı için daha fazla bekletme şansı kalmamıştı. İçi parçalanarak ve burnunun direği sızlayarak bir faks daha hazırladı. Ama bu faksın başına neler getireceğini o gün ne kendisi de de an baba falcı bilemezdi. Ki öyle de oldu. Faksın hemen ardından değil, Temmuz ayı başında kıyametler koptu.

Kader yazara dehşeti yaşatmaya hazırlanıyordu

Neler mi oldu?

Otelin o tarihte boş kalmasından korkan Yazar sonunda dayanamadı ve önce kulübe bir iptal faksı çekti;

“ Sayın …………………………..”

……………………………. Tarihinde Otelimizi ziyaret ederek kamp olanaklarını ve çevreyi incelediniz ve akabinde Temmuz ayı içinde iki hafta sürecek bir kamp yapacağınızı ifade ettiniz. Bu ifadenizi sözlü bir teyit olarak alıp, belirttiğiniz tarihlerde size 25 oda kontenjanı ayırdık. Şu ana kadar size iletmiş olduğumuz 8 faksa geri dönüş yapmadınız ve cevap vermediniz. Buna bağlı olarak sözlü teyidinizi yazılı hale getirmediniz. Bu nedenle ayırmış olduğumuz kontenjanı iptal ediyoruz. Bilgilerinize sunarız. Saygılarımızla

Zavallı Yazar.

Nereden bilsin bu faksı o takıma çekmekle kariyerinin en vahim hatasını yaptığını?

Aradan birkaç hafta geçti. Haziran ayının sonlarına kadar ses seda çıkmadı. Yazar konuyu çözdüğünü düşünüyordu. Aklına bir son dakika golü olasılığı da gelmiyor değildi. Zaten gol de tam bu duruma yakışır bir benzetme idi… Eğer son dakikada beklenmedik bir gelişme olursa, buna tam bir son dakika golü demek icap ederdi.

Günler rutin işlerle geçti. Yazar, Haziran ayı içinde bekleyen birkaç grup içinden en prestiji ve koşulları en uygun ikisi ile yazışmaları sürdürdü. Grup temsilcileri oteli birkaç kez ziyaret ettiler ve her ikisi de Temmuz ayı başına grup rezervasyonlarını konfirme etti.

Her iki grup da üst düzey idi ve çok hatırlıydı.

Her ikisi de çok güçlü idi. Herhangi bir aksamada her iki grup da otele sıkıntı verebilirdi. Birisi ilaç endüstrisinin Amerikalı devi, diğeri ise Ülkenin askeri holding idi.

İki grup otelin bütün odalarını kapattılar. Temmuz ayının ilk haftasını oldukça yüksek fiyatlar ile doldurmuştu. Hem de fiyatlardan hiç taviz vermeden…

Askeri holding 2 Temmuz’da, İlaç devi ise 3 Temmuz’da giriş yapacaktı.

Derkeeeeennn… Geldi 30 Haziran günü…

Yazar, nedense o gün bir darlık, bir sıkıntı ile uyandı. Otelin mükemmel kahvaltı büfesine gitti, ama hiçbir şey yemek gelmedi içinden. Bir çorba içti ve ofisine geçti. Dakikalar geçtikçe içindeki daralma iyice boğucu hale geldi. Sanki berbat bir haber gelecekmiş gibi..

Veeeee…

Zırrrrnnn…. Telefon… İçinden birkaç saniye içinde bildiği bütün dualar geçti. Birkaç dakika daha geçse sanki hatim indirecek gibiydi. Parmakları titreyerek aldı ahizeyi…

Ve beklenen cümle;

-      Efendim sizi ……. Kentinden ( Ülkenin en büyük kentidir)  ………………………….. Bey arıyor. ………………. Kulübünün yönetimindenmiş. Sizinle görüşmek istiyor.

Eyvaahhhhhh! Buyurun cenaze namazına

Yok mu dedirtse? Bayılma numarası mı yapsa? Hemen otelin kapısından fırlayıp bir bilinmeze mi kaçsa? Binanın tepesine çıkıp kendini mi atsa? Hiç birisini yapamadı… Amiyane tabirle ‘ yemedi’… Çıktı telefona…

-      …….. Bey?

-      Buyurun efendim ben ……….

-      Kardeşim merhaba, nasılsın?

-      Sesinizi duydum daha iyi oldum efendim..  ( Yalanını yesinler )

-      Kardeşim biz yarından sonra geliyoruz…

-      Nereye geliyorsunuz Efendim?

-      Sizin otele geliyoruz tabi.. Şaka mı yapıyorsun?

-      Efendim bir sorun var…

-      Ne sorunu kardeşim… Sana o gün dedik, geleceğiz diye…

Yazar tutuldu kaldı. Oturduğu ofis fırdöndü oldu, vızır vızır dönmeye başladı. Midesi bulandı. Başı döndü. Kasları gerildi.

-      Efendim bu mümkün değil..

-      Kardeşim senin aklından zorun mu var?

-      Yok efendim… Ama bu konuşma böyle devam ederse olacak gibi…

-      Anlamadım?

-      Ben bu konuşmanın devamında kafayı yerim… Çıkar ortalığa zarar veririm diye korkuyorum…

-      Lafı geveleme kardeşim… Sen şimdi koskoca ………………………… i otele almıyor musun?

-      Efendim ne haddime..  Sadece kuralları …..

Lafı yarım kaldı… Ünlü forvet bağırarak kapattı konuyu.

-      Benden günah gitti…

En tehlikeli meydan okuma budur.

Asmaktan, kesmekten, kırıp dökmekten dem vuran tehditler pek etkilemez. Ama böyle ucu açık, nereye kadar gideceği belli olmayan meydan okumalar en korkutucusudur.

Net bir eylem yoktur. Şiddeti belli bir darbe ifadesi de hissedilmez. Ama bu üç kelimelik cümle en zalim idam fermanından daha çok etki yapar.

Ve idam hükmü gibi bir gelişme

Bir koca Haziran günü bitmek bilmedi. O gün saniyeler yıla, dakikalar asra döndü sanki. Uyumak için yatağa uzandı. Yatak işkencehaneye döndü. Gözünü kırpmadan sabahı etti.

Kalktı, bir idam mahkumu gibi hazırlandı. En güzel takım elbisesini giydi. Kravatını taktı. Kaldığı lojmanın önüne çıktı. Servisi beklemeye başladı.

Az sonra sabah servisi uzaktan göründü. Yazar arabaya binerken idam kararını duymak için mahkemeye gittiğini düşündü bir an. Araç otele doğru yola çıktı. O sabah o eski şen şakrak Yazardan eser yoktu. Uykusuz, yorgun bitap bir halde Otele vardılar.

Diğer Müdürler kahvaltıya giderken, o ofise geçti. Çalışmaya başladı.

Veee dehşet anı!

Arenada kaplanların arasına atılmak

Belboy alı al moru mor geldi. Şaşkınlıktan dilini yutmuş bir halde, konuşamadan idam fermanını masaya bıraktı. Daha doğrusu, idam fermanı gibi manşet atmış olan bir spor gazetesini getirdi. O gazete alanında bir ilkti. Tamamen spor haberleri yapıyordu.

Manşet:

“ Otel Müdürü …………………………. Kulübünü Otele Almadı”

Haberin devamı;

‘ ………………………. da bulunan 5 yıldızlı otelin Müdürü Kulübe “ Para peşin, kırmızı meşin” dedi.

Yazar oturmasa boylu boyunca yere yıkılacaktı.

Gazeteyi aldı. Tekrar tekrar baktı.

Yanılmamıştı…

Gazete, Yazarı, aç kaplanlarla dolu bir arenanın tam ortasına atıvermişti bir manşetle…

Can havli ile görüşmeyi yaptığı forveti aradı kulüpten.. Ne mümkün… Ulaşamadı.

Kulüp taraftarları Oteli telefon yağmuruna tuttu

Derken fırtına koptu… Santralden aradı asistan;

-      Efendim sizi birisi arıyor…Ama ismini vermedi.. ………………………. .ile ilgili derseniz o anlar, dedi..

-      Bağla bakalım…

Ülkenin en büyük şehrinden arıyordu. O dev kulübün taraftarı imiş… Bir haykırma kulağını patlattı adeta…

-      Ulaaaaaan…. Sen kimsin ulan Müdür bozuntusu? Sen kimsin ulan ………………………… ı Otele almayacak…  Senin ben ana…. Avr…

-      Af edersiniz ben kiminle görüşüyorum?

-      Affını yerin senin laaan…. Bekle geliyorum oraya…

-      Buyurun gelin de … Suçum ne kardeşim?

-      Ulan bir de soruyor… Sen kimsin ulan…

Bu daha başlangıçtı. Akşama kadar susmadı telefonlar… Küfürler… Tehditler…

İş büyüdü. Otelin sahibi olan şirketin Yönetim Kurulu Başkanına kadar gitti.

Oradan daha üst kademeler devreye girdi.

Tehdit ve küfür telefonlarının şoku devam ederken, Yazarı bir de şirketin Yönetim Kurulu Başkanı aradı…  Aynı zamanda Başkent ………………… Taraftarları Derneği’nin de başkanı idi.

Yani bu Kulübün.

Yazar bütün bu süreçte saçlarında hızlı bir beyazlaşma olduğunu hissediyordu.  Bir yandan da, ömründen günlerin, haftaların eksildiğini de…

-      Evladım?

-      Buyurun efendim..

-      Evladım, ne yaptın sen böyle?

-      Ne yaptığımı bilmiyorum, ama ne yapacağımı düşünüyorum efendim..

-      Anlamadım?

-      Bu beladan nasıl kurtulacağımı düşünüyorum kara kara.. Aklımdan kötü kötü şeyler de geçiyor…

-      Aman Allah korusun evladım, kısaca anlat bakalım ne oldu?

Yazar gelişmeleri Mayıs ayındaki ilk görüşmeden alıp bu güne kadar anlattı… Başkan derin bir nefes aldı. Sakin bir ses tonu ile konuşmaya başladı;

İşte bu dev takımın büyüklüğü böyle bir şey

-      Evladım merak etme… Üzülme… Sen de çok sıkı bir …………… taraftarısın biliyorum. Dur bakalım, bir çare bulacağız inşallah.

-      Nasıl olacak efendim? Otel dolu. Kimi çıkaracağız?

-      Evladım sen söyle bakalım, Hangi gruplar var otelde?

-      Efendim birisi çok büyük bir ilaç şirketi. Amerika merkezli. Diğeri de ülkenin askeri holdinginin bir şirketi. O şirketin Fransız ortağının yönetim kurulu da geliyor…

-      Biraz zor bir vaziyet… Ama bir çare bulacağız bakalım…

Bakın belki okurlar arasındaki farklı kulüplerin taraftarları inanmayabilir, ama bu dev kulüp nedeniyle Otel Türkiye’nin en tepelerinin gündemine giriverdi bir anda… Mesele sadece bir otel kampı idi ve bu bile ülkeyi ayağa kaldırmaya yetmişti…

Saatler geçmek bilmedi..

Derken akşamüstü bir telefon… Arayan Yönetim Kurulu Başkanıydı.

-    Hadi gözün aydın evladım.

-      Teşekkür ederim efendim… Nasıl oldu?

-      Evladım o askeri holdingin şirketi var ya…

-      Evet efendim..

-      İşte o grubu bizim  o yakınlardaki otelimize kaydırın..

-      Ama efendim o otel 3 yıldızlı…

-      Sen orasını karıştırma… Hemen gruba yeni otelin bilgilerini geç…

-      Peki efendim..

-      O oteldekilere bu rezervasyon ile ilgili bilgileri geç. Hazırlık yapsınlar..

Bu nasıl bir güç idi böyle? Bu nasıl bir kulüp idi? Girişe iki gün kala, koskoca Holdingin, hem de askeri olanının grubunu beş yıldızlı bir otelden üç yıldızlı bir otele kaydırabiliyordu?

Bu nasıl bir güç ve bu nasıl bir sevda?

Merakını yenemedi..

-      Efendim çok merak ettim. Haddimi bağışlayın, ama nasıl çözümlendi bu iş?

-      Sen sıkı bir …………..  lisin, ama bak bizim gücümüze inanmıyorsun.. Bu kulüp sıradan bir kulüp değil ki? Karşısında kimse duramaz..

-      Evet efendim..

-      Askeriyenin iki numarası senden de, benden de çok daha sıkı bir …………………lidir. Doğrudan onu aradım… Konuyu açtım..

-      Bu nasıl bir güçtür böyle..

-      Öyle işte… Paşaya, bizim futbol takımının,  o şirketin grubu yüzünden kamp yapamayacağını söyledim. Meseleyi tam anlamadı.. Daha fazla bilgi istedi.

-      Evet efendim.

-      Hepsini anlattım işte… Şirketin daha önce yaptırdığı rezervasyon nedeniyle, yaz kampını yapamayacağını belirttim. Bu kampın önemini vurguladım. Hepsi bu…

-      Sonra?

-      Sonrası… Şirketin başka bir otele kaydırılmasını söyledi. Hatta doğrudan kendisi aradı Şirketin Yönetim Kurulu Başkanını… Bizzat emir verdi kaydırma için..

-      Efendim çok teşekkür ederim…Gerisini biz buradan çözeriz.. Merak etmeyin..

İşte böyle dostlar… Bu kulüp böyle bir güce sahip… Gerçekten de o koskoca şirket ve yabancı ortakları iki gün sonra bizim otele değil, üç yıldızlı otele gittiler ve orada konakladılar.

Ülkenin en sevilen, en popüler ve en güçlü kulübünün futbol takımı da geldi, otelde kaldı ve yaz kampını gerçekleştirdi..

 


23 Mart 2017 Perşembe

Bu yıl Alman turist gelecek mi?


Gelmek ne kelime, sel olup çağlayacak. Geçen yılların birkaç katına çıkacak. 2017 yılının sonunda rekorlarla karşılaşacağız.

Kusura bakmayın, böyle bir soruya ancak böyle bir cevap olabilir.

Bu soru bu dönemin doğru sorusu değil. Bu soruya verilecek hiçbir cevap amaca hizmet etmeyecektir. Bu sorudan hareketle oluşturulacak hiçbir plan bizi doğru yola çıkarmaz.

Almanlar ile Türkler arasında gittikçe derinleşen bir çatlak oluştu. 50 yıllık aşk hikayesinin iki kahramanı şimdi birbirlerine aşk ve sevgi dışında her duyguyu büyütüyor.

Almanya tarafından bakarsak;

Ortalama bir Alman Türkiye’yi eskisi kadar sevmiyor.

Ortalama bir Alman Türkiye’yi artık güvenli bulmuyor. Burası ilginçtir. 1990’ların azgın terör ortamında bile zayıflamayan güven duygusu son birkaç yılda törpülendi ve neredeyse bitti.

Ortalama bir Alman Türkiye’deki sosyal ve siyasi gelişmelerden korkuyor. Onların gözünde Türkiye artık hızla muhafazakarlaşan bir İslam Ülkesi.

Son bir haftada yaşananlar da işin tuzu biberi oldu. Durum çok zor… Ortalama Alman vicdanında olumlu bir noktada değiliz.

Marketing ve satış odaklı iletişim yok!

Kırgın, küskün, şaşkın, öfkeli, soğuk, mesafeli olan Alman’a ve özellikle de Almanlara satış yapan acentelere gidip Türkiye’yi satmalarını isterseniz hata yaparsınız. Açık konuşmak gerekirse, küfür edin, daha iyi.

İşi doğal akışına bırakın. Bütün yaşananlara rağmen içindeki Türkiye aşkı nedeniyle tatile gelenlere çok özel ve özenle davranmaya devam edin. Onları baş tacı edin. Önemseyin. Ama onlara da asla siyaset konuşmayın. Almanya ile Türkiye denkleminde asla savunma ya da suçlama yapmayın. Ters teper.

Bu dönemde yapılacak en vahim hata mevcut sıkıntıyı görmezden gelmek ve hiç yokmuş gibi davranmak olacaktır. Israrla satış ve pazarlama çağrısı yapmak karşı tarafın tepkisini çeker. Bunu yapmayın. Öncelikle bir sorun olduğu gerçeğini kabul edin.

İlişkilerde restorasyon zamanı

Almanya ile Türkiye arasındaki ilişki bütün boyutları ile yeniden ele alınmalı, geçici, palyatif çözümler bir tarafa bırakılmalı, yeniden inşa edilmelidir. İlk adım, iki toplumu da kucaklayacak ve temsil yetki ve hakkı olan bir yapı oluşturmak olmalıdır. İnsiyatif sahibi, girişken ve her iki taraftan da kabul görmüş bir isim bu yapıda yer alabilecek olanları belirlemelidir. İlk aşamada birkaç öncü belirlenebilir.

Bu yapının hayatın her alanını kapsaması ve etkili olması isteniyor ise şöyle bir yapılanma düşünülmelidir.

2 turizmci - 2 gazeteci- 2 spor insanı- 2 sinemacı ( tiyatrocu )- 2 akademisyen ( turizm ve halkla ilişkiler )- 2 din adamı- 2 gençlik temsilcisi- 1 Türkiye’de yerleşik Alman- 1 Almanya’da yerleşik Türk- 2 iş adamı.

İki sayısını özellikle seçtim. Birisi Alman ve diğeri Türk olacak elbette.

İsimler belirlendikten sonra her iki ülkenin kamuoyu ile paylaşılmalı ve toplumlar bu konuda hazırlanmalı. Medya, internet ve her türlü iletişim kanalları kullanılarak her iki toplum bu isimlerin yerine getireceği misyon için zihin ve duygu anlamında teşvik edilmeli.

İlk toplantının Antalya’da yapılması doğru olacaktır. Toplantı beş yıldızlı bir otelde değil, sivil toplumun sempatisini ve ilgisini çekecek bir mekanda yapılmalıdır. Örneğin Antalya iş dünyasının temsilcisi ATSO salonları bu toplantı için ideal olur. Otelde yapılacak bir toplantı dar kapsamlı olur, toplum ile bağ kuramaz. Alışılmış toplantılara dönüşür. Kimselerin de haberi olmaz. Daha işin başında başarısızlık riski ortaya çıkar.

İkinci toplantı Almanya’da olmalı. Burada da yine sivil toplum devrede olmalı. Otellerin sınırlı etki ve iletişim alanına kapanıp kalmak beklenen etkiyi yaratmaz. İki zirveden çıkacak bir eylem planı ile gelecek 5 yıllık yol haritası ortaya çıkacaktır.

Her iki zirvede de yerel ve ulusal medya, sosyal medya, sanat ve edebiyat camiasının bu fikrin yanında olması sağlanmalıdır. Devir artık kısa vadeli ticari hesapların ötesine geçme devridir. Bütün toplumları kucaklayacak bir iletişim projesi için geniş bir bakış açısı şarttır.

Neler yapılabilir?

Amaç, her iki toplumun birbirlerini, bilinen ve bilinmeyen bütün yönleri ile yeniden tanımasını sağlamaktır. Yeniden tanıma öncelikle iki tarafın ortak değerlerini, bakış açılarını görmesine de yardımcı olacaktır. Bu süreç başladığında, her iki toplum da birbirlerinin dünyasında keşfedecekleri ne kadar çok değer olduğunu anlama fırsatı bulacaktır.

Her iki toplum da diğerinin tarihini, geleneklerini, kültürünü, hassasiyetlerini, Dünyadaki pozisyonunu, sanatını, sporunu, bu gününü ve yarına ilişkin beklentilerini DOĞRU tanıyacaktır.  80 milyonluk bu iki toplumun bu anlamda birbirlerinde bu güne kadar bilmedikleri ve görmedikleri çok şey çıkacaktır ortaya.

Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkilerin son 50 yılı ilk konudur.  İşgücü göçü ve turizm hareketini kapsayan bir film çekilebilir. Film iki farklı kurgu ile hazırlanmalıdır. Bir taraftan Türklerin Almanya’ya göçü diğer taraftan Almanların Antalya’ya turistik gezilere başlaması vurgulanırsa harika olur. Benim aklıma Türkiye’den Almanya’ya işgücü göçünü en iyi çekecek yönetmen olarak Fatih Akın geliyor.

Filmin ismi bile hazır; Yarım Asırlık Bir Aşk Hikayesi

Başka?

Her iki toplumun birbirini en iyi tanıyacağı alanların başında festivaller, şenlikler, bayramlar gelir. İki ülkede düzenlenen bu tür etkinliklere her iki taraftan insanların katılması sağlanabilir. Örneğin Oktoberfest Almanya’da ve Türkiye’de birlikte kutlanır. Her iki ülkede de bu etkinliğe en geniş katılımın olması ne güzel olur.

Türklerin ulusal ve dini bayramlarına Almanların da katılması mükemmel bir fırsat olacaktır. Eğer olabilirse, Dini bayramlarda Alman ailelerin ağırlanması birbirini tanıma sürecini hızlandırır. Her iki ülkede de bu katılım sağlanabilir.

Almanları yüreklerinden yakalayacak sosyal sorumluluk projelerini hayata geçirmeliyiz. Her iki ülkenin engellilerine, çocuklarına dönük sosyal sorumluluk projeleri iki tarafın aklındaki ve kalbindeki bariyerleri kaldırır. Projeler ortak ekipler tarafından hazırlanmalıdır.

Sosyal hayatın her alanında yarışmalar ilişkilere renk ve heyecan katar. Film, karikatür, şiir, roman, dans, güzellik, bilgi vb her alanda yarışmalar olabilir. Sıkmadan, zamana yayılmış bu tür yarışmalar iki tarafta da bir sempati dalgası yaratacaktır.

Almanların kalbine dokunacak projeler üretilebilecek bir diğer alan çevre ve hayvan haklarıdır. Bir otelin minik bir kedi evi yapması ve bunu hakkını vererek değerlendirmesi bile ortalama bir Alman’ın kalbinde fırtınalar oluşturur. Kedi evlerini yaygınlaştırabiliriz. Otellerde ve sektörün genelinde, hayvanlar üzerinden kurgulanan bütün eğlence programlarını, parkları kaldırmak muhteşem bir etki yapacaktır.

Alman çevre konusunda çok hassastır. Bu konuda yaratılacak projeler ortalama bir Alman’ın Türkiye ile ilgili duygu ve düşüncelerini çok olumlu etkileyecektir. Bu projeler hazırlanmalı ve iyi bir iletişim politikası ile duyurulmalıdır.

Ortak spor turnuvaları da çok ses getirir. Almanlar için spor sadece futboldan ibaret değildir. Özellikle hentbol çok ilgi gören bir spordur. Her iki toplumun karşılıklı olarak amatör sporlara destek vermesi sağlanmalıdır. Almanların Türkiye’de ve Türklerin Almanya’da hentbol, voleybol, basketbol, kürek gibi sporlarda kulüplere sponsor olmasının olumlu etkilerini hayal bile edemezsiniz.

Önerilerimiz bunlar.


Gerisini oluşturulacak olan ortak ekibe bırakalım.

15 Mart 2017 Çarşamba

Avrupa Pazarı için Doğru Teşhis, Doğru Çözüm

Baştan belirteyim, bu yazıdan 2018 sezonunda işleri düzeltmek için mucize öneriler bekliyorsanız, özür dilerim. Gelinen noktayı tersine çevirecek bir sosyal/siyasi sihirbaz yok.
Geleneksel tavrımızdır, kişisel ya da toplumsal hayatta gelişmekte olan bir süreci uzun süre ya göremeyiz, ya da görmezden geliriz.
Bu süreç olumsuz bir gelişmeyi de beraberinde getiriyor ise daha vahim. Sokak tabiri ile kulağımızın üstüne yatarız ve bekleriz. Zihinsel konforumuzu bozmamak için, üzerimize doğru hızlanarak gelmekte olanın ne adını koyarız, ne de sağlıklı bir tahlil yaparız.
Derken, yumurta kapıya dayanır… Deniz biter… Olanlar olur…
Başlarız kara kara düşünmeye…
Neden böyle oldu? Daha doğrusu, ne oldu? Nasıl oldu yahu?
Geçmiş olsun!
Bu yaşananların bir mazisi var
Almanya ve Hollanda ile gelinen noktanın tarihsel derinliği birkaç gün mü? Yaşananların evveliyatı yok mu? Her iki ülke, siyasi, sosyal ve ekonomik anlamda birkaç gün önce mi dikildi Türkiye’nin karşısına? Her iki ülkenin insanları birkaç gün içinde mi duygusal anlamda koptular bizden? Öfke ve üzüntü duvarları bir günde mi örüldü aramıza?
Geçmiş olsun!
Türkiye ile Avrupa’nın kopuş süreci neredeyse 10 yıllık bir maziye sahiptir. Önce, zihinlerde dolaştırılan düşünce kırıntıları vardı. Farklı yaşam biçimlerine ve değerlere sahip olan Avrupa insanı, Türkiye ile yaşanan – ya da yaşandığı sanılan- Bahar havasını içine sindirmekte zorlanıyordu. Bu noktadan sonrası açık bir siyasi analiz kapsamına girer, ki bu da benim işim değil. Burada keselim.
Zaten başlamamış olan bir aşk hikayesinin suni yaldızı döküldü, diyelim.
Avrupa ile Karşılıksız Aşk
Son birkaç yılda ise süreç hızlandı.
Her iki tarafın kimi zaman bilinçli, kimi zaman farkında olmadan sergilediği tavırlar ve küresel cepheleşmede tercih edilen saf, kopuşa ivme kazandırdı.
Türkiye’nin Orta Doğu ve Doğu Akdeniz Enerji kaynakları ve dağıtım kanallarında seçtiği ittifakın Avrupa’yı denklem dışına atması konusu, daha da derindir. Kopuşun temel nedenidir, ama uzun sürer, kafalar karışır, bu alana da girmeyeyim.
Türkiye ile Avrupa arasındaki gizli/açık düellonun senaristleri kopuş için her zaman geçerli gerekçeyi tercih etti. Toplumsal ve kişisel güvenlik… ‘ Gizli eller’ Türkiye’yi seven, saygı duyan ve tercih eden kitleleri buradan vurdu. Birkaç yıla yayılan bir planlama ve güçlü bir algı operasyonu ile Türkiye’nin ‘alnına’ GÜVENSİZ damgası vuruldu. Türkiye’yi seven, saygı duyan ve tercih edenlerin aklına bu korku düşürüldü.
Türkiye ile ilgili algı operasyonu
Bu algı operasyonu sonucunda, geçen yıl, ortalama Avrupalının gözünde Türkiye aşağıdaki cümleler ile tanımlanır olmuştu.
-        İç savaş riski taşıyan bir Ülke
-        Her an her yerde patlamalar olan terör alanı
-        Basın özgürlüğünün olmadığı bir Ülke
-        İnsanların yaşam biçiminin baskı altında olduğu bir Orta Doğu ülkesi
-        Komşuları ile her an çatışmaya girebilecek bir ülke
Derken geldik Mart 2017’ye…
İşler iyice sarpa sardı. Bu aya gelene kadar süreç – turizmciler için- iyi yönetilemedi. Ortalama Avrupalı tatilcinin aklına ve yüreğine verilecek insani mesajlar yerine tamamen ticari algı bombardımanı tercih edildi. Sanki Avrupa ile Türkiye arasında bir duygusal kopuş yaşanmıyormuş gibi davranıldı. Sanki bundan 10 yıl önceki cicim aylarında olduğumuz kabulü ile hareket edildi.
Almanya’da reisebüroların kapısından geri çevrilen, ya da nezaketen kabul edilip, birkaç dakika içinde ziyareti bitirmesi ima edilen otelciler/turizmciler gerçeği halı altına süpürüldü.
Allah korusun, Türkiye turizmi aslında – Avrupa’daki durum itibarıyla- o kaçınılmaz teşhisi duymaktan korkan bir kanser hastası idi. Sanki, o doktorun karşısına geçip acı gerçeği duymazsa o hastalık da olmayacakmış gibi, ısrarla muayene ve tahlillerden kaçtık. Gelinen noktada Almanya ve Hollanda’da yaşananlar, duymaktan korktuğumuz o teşhisin açık ve net bir şekilde faş edilmesidir.
Minik bir küskünlük değil
Geçtiğimiz günlerde yaşananlar Avrupa ile Türkiye arasında – geçici de olsa- kopuş paragrafının noktası oldu. Eğer, sürece hala 2017 sezonunun bittiği gibi, derinliği olmayan, dar bir teşhis koyarsak, yine geçmiş olsun. Bu teşhis Türkiye turizminin önünde yatan devasa buzdağının minicik bir parçasını görmekle eş değer bir ufuksuzluk olacaktır. Böyle bir teşhisin önereceği tedavi de yanlış ve ufuksuz olacaktır. Bu tür ufuksuz bir tedavi için harcanacak her kuruş da boşa israf edilmiş olur.
Minik birkaç jest ile gönül alabileceğimizi ve eski cicim aylarını yaşayabileceğimizi düşünmenin rahatlığı, bizi gelecek adına radikal çözümler üretmekten alıkoyar. Sıfır noktasına kadar gerilemiş ilişkileri yeniden ilmek ilmek örmek isteğimizi zayıflatır.
Mart ayı başında Berlin Fuarında karşılaşılan manzara bir mesaj vermiyor mu? Tıklım tıklım dolu İspanya, Yunanistan, Portekiz standlarına karşılık bomboş Türkiye standını nasıl açıklayacağız? Neden bu gerçeği itiraf etmekten korkuyoruz?
Side’de bir 5 yıldızlı otele 15 kez tatile gelmiş bir aile, artık Side bir tarafa, Türkiye’ye tatile gelmeyi düşünmeyecek kadar kopmuş ise, hala doğruyu konuşmaktan imtina mi edeceğiz?
Kör kör parmağım gözüne
Eğer bu yıl ve yakın gelecekte ısrarla b2b, b2c gibi demode kavramlar ile piyasaya çıkacaksanız hiç zahmet etmeyin. Kendinize ‘hakaret ettirmek’ ve kapıdan kovulmak için daha basit yollar vardır. Avrupalara kadar gitmek ve bir yığın para harcamak, bu sonuçları elde etmek için biraz fazla lüks kalır.
Paranızı saçmak için daha yakın çözümler bulabilirsiniz. İnsanlar bırakın tatile gitmeyi, artık ülkemizi de, insanımızı da sevmiyor. Reel politika denilen buz kütlesi insanların ve kültürlerin üzerine düştü ve ortalığı dağıttı.
Yıllardır Türkiye’den kopmayan sadık turist, özellikle birkaç gün önce yaşananlar ile tercihini değiştirmenin ve ‘yeni aşklara yelken açmanın’ vicdani gerekçesini de buldu. Tatil için daha güvenli ve daha sempatik bulduğu, yakın gördüğü ve ortak kültüre sahip olduğu destinasyonlara direksiyon kırdı. Gelin bu acı ama doğru gerçeği kabul edelim. 2017 ve sonraki 5 yıl için geçmiş olsun.
Ortak Geleceği Birlikte planlayalım
Buraya kadar kapkara bir tablo çizmiş gibi oldum, özür dilerim. Ama somut durumun somut tahlilini yapmaktan başka şansımız yok. Peki, gelecek adına umut var mı? Elbette. Avrupa’da ve Türkiye’de karşılıklı aşka inanan ve birbirini seven çok insan var. Side’de bir otele 20 yıldır tatile gelen, otelin her bir çalışanı ile muhteşem bir sevgi yumağı oluşturan, hepsinin ailelerini tanıyan, onları kendi ailesi gibi seven, sayan milyonlarca Avrupalının varlığı bana büyük bir umut veriyor. 60 yılda yaşananlar ve bunların hafızalara nakşolunan anılarını hiçbir siyasi/sosyal zımpara kazıyamaz. Çıkış noktası da bu olmalı zaten.
Genel hatları ile arz ediyorum;
Türkiye turizmi olarak bir süreliğine Avrupa insanına ticari mesajları bir tarafa bırakmalıyız. Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi, aradaki iletişimi sadece oda ve tur satmak seviyesinde sürdürmek muhtemel bir iyileşmeyi en az 5-10 yıl daha ileriye erteler. Sevgili Dostlar hiç olmazsa 2 yıl Avrupa’ya oda ve tur satmak için yaklaşmak yok! Zaten satamazsınız da!
Gözümüzün cüzdanlarda, kulağımızın para sesinde olmaması gerekiyor. Ellerimizi ellerine, kalplerimizi kalplerine, kulaklarımızı ağızlarına vermeliyiz. İletişim b2b ya da b2c kapanından kurtulmalı. Yeni motto h2h’dir. Human to human. İnsandan insana.
Önümüzdeki 5 yılı kapsayacak bir İletişim master planı hazırlamalıyız. Bakanlık, Otel Birlikleri, TÜRSAB, sektör ile ilgili STK’ların ortak emeği ile hazırlanacak 5 yıllık bir master plan basit bir başlık ve basit bir hedef koymalı;
Kalpleri Kazanma İletişim Planı
Bu planın hedef kitlesi ticari kuruluşlar olmamalı.
Peki kimler olabilir?
Sanatçılar- İşadamları- Sporcular- Çevreciler- Hayvan Hakları Savunucuları- LGBT- Engelliler- Yaşlılar- Din Adamları- Bilim insanları- Yazarlar- Karikatürcüler- Meslek odaları ve Dernekler- Avrupa’da başarılı Türkler- Antalya’da yaşayan Avrupalı hemşerilerimiz.
Ne yapmalı?
Bunun cevabını hemen vermek çok zor. Yapılacak olanlar ortak emeğin ve aklın imecesinin ürünü olmalı. Ama nerelerde yapılması gerektiğini söyleyebilirim;
Sanatta… Sporda… Kültürde… Çevreci projelerde… Hayvan hakları alanında… Her türlü ayrımcılık karşıtı platformlarda… Bilimde… Engelli dostu çalışmalarda… İş Dünyasında…
Özetle, hayatın ticaret kokmayan her alanında…
Bir sonraki yazıda somut öneriler paylaşacağım

20 Ocak 2017 Cuma

Krizde en büyük silahınız: Entelektüel Sermayeniz

Finansal açıdan güçlü olabilirsiniz. 

İşletmenizin teknik altyapısı çok güçlü olabilir. Operasyonlarınız çok verimli olabilir. Ürünleriniz rakiplerinizin bir adım önünde olabilir.

Hiç önemli değil. Bu üstünlüklerinizin ömrü birkaç hafta ile birkaç ay arasındadır.

Rakiplerinize karşı daha uzun ömürlü bir üstünlük istemez misiniz? 
Kim istemez ki?

O zaman Entelektüel Sermayenizi güçlendirin!

Bir de bu mu çıktı? Evet! Daha doğrusu entelektüel sermaye her zaman vardı, siz farkında değildiniz. Nakit akışı, arsa, bina, teknik altyapı vb hepsi çok daha öncelikli idi. Bu alanlara yapacağınız yatırımların sizi ömür boyu koruyacağını düşünüyordunuz.

Aynı sektörde, aynı işi yapan rakiplerinizden daha az finansal sermaye ile daha çok finansal girdi yaratabiliyorsanız, doğru yoldasınız demektir. Çünkü rakiplerinize göre daha az sermaye ile operasyonel yönetimi, teknoloji yönetimini ve en önemlisi insan kaynağı yönetiminizi daha iyi yaptığınızın bir kanıtıdır tüm bunlar.

Nedir bu entelektüel sermaye?

İşletmeye piyasada rekabet avantajı sağlayan, çalışanların bildiği her şeyin toplamıdır.

Entelektüel sermaye, işletmenin zenginlik yaratmak üzere kullanıma soktuğu bilgi, enformasyon, entelektüel mülkiyet, çalışanların sahip olduğu beceri ve deneyim gibi entelektüel malzemelerin tümüdür. Entelektüel sermaye bir şirketteki insanlar tarafından bilinen ve işletmeye rekabet üstünlüğü kazandıran bütün varlıkların toplamıdır.

Entelektüel Sermaye tüm işletmeler için finansal sermayeden daha önemli bir konumdadır. İşletmeler entelektüel varlıklarını keşfedip, onları yönetmeye başladıkları zaman aynı işi yapan rakiplerinden ayrıştıklarını ve rekabet güçlerinin arttığını fark edeceklerdir.

Hizmet sektöründe entelektüel sermayenin anlamı?

Diğer sektörlerden farklı olarak, otelcilikte aslolan insandır.  Masanın iki tarafında da insan vardır. Her ikisinin de beklentisi birbirine yakındır. Bir taraf yaptığı iş ile mutlu olmak ister, bir taraf da aldığı hizmet ve servis ile… Böyle bir mutluluk paylaşımı için ortak kültür, ortak değerler, ortak bakış açısı ve ortak bilgi seviyesi gerekir. Hayatını 100 kelime etrafında döndüren, ilkokul mezunu, Dünyası iş ve evinden ibaret olan vasat bir çalışanın eğitimli, yüksek donanımlı, Dünyayı gezen, bilen, okuyan bir entelektüeli anlaması zordur. Anlamayacağı için mutlu etmesi de zordur. Her şeyden önce ortalama bir çalışanın işindeki önceliği daima kendi maaşı, iş garantisi, sigortası ve işinden sağladığı diğer faydalardır. Misafirini neden mutlu etmesi gerektiği sorusu aklına bile gelmez.

Entelektüel takımlar

Çözüm çok yönlü, aydın, çok okuyan, kendisini geliştiren ve müşterisi ile ortak zevklere sahip çalışanlara sahip olmaktır. Çünkü onlar benzer dili kullanır. Hayatların 100 değil birkaç bir kelime etrafında döner. Kendilerini rahatlıkla ifade ederler ve muhataplarını rahatlıkla anlayabilirler.  Üründen ve hizmetten mutlu olmanın ilk adımı da beklentisini rahatça ifade etmek ve bu beklentiyi doğru anlamaktır.

Günümüzün üst segment müşterisi;

Kültürel açıdan donanımlıdır-  Dünyayı gezer, iyi gözlem yapar ve kültürleri tanır- Rafine bir müzik anlayışına sahiptir. Caz, rock, pop, blues dinler- Satranç, briç, dama gibi oyunlara meraklıdır. Gezdiği ülkelerin insanına saygı duyar, tanımaya ve iletişim kurmaya önem verir- Tarihe ve arkeolojiye ilgilidir. Farklı coğrafyaların tarihlerini ve arkeolojisini araştırmayı ve öğrenmeyi sever- Spora meraklıdır ve farklı spor alanlarını takip eder- Gezdiği ülkelerin geleneklerini öğrenmek ister- Doğasını gezer- Mutfaklarına özel ilgi duyar. Bilmediği yemekleri tatmak ve içeriğini öğrenmek ister. Eğer bulabilir ise, seyahat ettiği kentin o günlerdeki sanat, spor, sinema vb etkinlik takvimini edinmek ister- Alışverişe zaman ayırır ve semt pazarları ve otantik mekanları gezmekten hoşlanır. Ziyaret ettiği ülkelerde müzeleri gezer. Resim ve heykel sergilerini merak eder.

Bunlardan nasıl haberdar olabilir?

Entelektüel takımlarınız var ise bunu başarabilirsiniz. Donanımlı, iyi eğitimli, neşeli, yaptığı işi seven ve neden yaptığını bilen ekip arkadaşlarını bu görevi başarı ile yerine getirebilir. Mümkün ise Üniversite eğitimi almış, kendisini sürekli geliştiren, yeni beceriler kazanmak için kendisine yatırım yapan, gülümsemeyi bilen çalışanlarınız var ise, gelecek sizindir. Özellikle otelcilik sektöründe artık devir, yaptığı iş her ne olursa olsun, o işin adını gurur duyarak taşıyabilenlerin devridir. Yaptığı işten gurur duymayanlar sektörden yavaş yavaş temizlenecek, bunu herkes bilsin.

Böyle ekipler var mı?

Önlerini açarsanız, motive ederseniz var! Yardımcı olursanız, eğitimlerini aldırırsanız, cesaret verirseniz ve ödüllendirirseniz, elbette var! Kendisine yatırım yaptığında ve sektördeki emsallerinden daha bilgili, daha empatik, daha yardımsever olduğunda bunun ödülü olacağını bilirlerse, var! Kendisinin ve işletmesindeki görevinin özel ve önemli olduğunu hissederse var!
Böyle ekipleri yaratmak ve işletmenizin kalıcı değerine dönüştürmek hemen mümkün olmaz.  Zamana ihtiyacınız var.  Bu ekipler için özel eğitim programları olmalı. Hatta yılın 12 ayı bu eğitimler devam etmeli. Hayat kendisini devamlı yeniliyor ise, eğitimlerin içeriği ve yöntemleri de yenilenmeli. Geçen yüzyılın eğitimleri ile yeni nesil çalışanlarınızı kazanamazsınız.

Bu ekipler için özel programlar olmalı

Bu ekiplerin konaklaması işletmenin kalitesi ile orantılı olmalıdır. Aksi halde çalışanlarınız sosyal ve kültürel tatminsizlik yaşar. Çalıştıkları ortam 21 yüzyılda, konakladıkları mekanlar geçen yüzyılda olur ise mutlak tatminsizlik kaçınılmaz olur. Tatminsizlik işe yansır. Konuklar karşısında gülümseyen değil, mutsuz bir yüz ifadesi ile çalışırlar. Bu durumun konukların dikkatinden kaçmayacağından emin olabilirsiniz.

Bu ekiplerin beslenmesi de işletmede konuklara sunduğunuz yiyecek ve içecekler ile yakın kalitede olmalıdır. Bunu hem yoğun fiziksel mesaide harcadıkları enerjiyi alabilmeleri için yapmalısınız, hem de misafir büfelerini gördüklerinde içlerinde bir hüzün olmaması için… Akılları o büfelerde kalmamalı. Kafeteryalarda yedikleri ve içtikleri onları mutlu etmeli.

Bu ekiplerin giyim ve kuşamı da emsallerinden farklı olmalı. Onlara sektörün genelinin tercih ettiği ucuz, iki ayda yıpranan ve bedenlerine oturmayan üniformalar giydirmemelisiniz. Giydiklerini gurur duyarak taşımalılar ve bunu da konuklarınıza hissettirmeliler.  Konuklarınız çalışanlarınızın işletmelerinden gurur duymalarından etkilenir. Buna üniformalar da dahildir. Onlara rakiplerinizden daha güzel gömlek, pantolon ve ayakkabı giydirin. Güzel kokmalarını sağlayın. El ayak bakımları tam olsun. Kadın çalışanlarınızın güzel ve etkili makyaj yapmalarına yardımcı olun. Gerekirse bu konuda eğitim almalarını sağlayın. Merak etmeyin, her yatırımınız size misli ile geri dönecektir.

Bu ekipleri iş ve lojman/ev arasına mahkum olmaktan koruyun. Sanata, spora, kültüre, okumaya, araştırmaya, gezmeye zaman ayırmalarına yardımcı olun. Tek tek ya da arkadaş grupları ile sinemaya, tiyatroya, maçlara gitmelerini sağlayın. Kitaplar alın. Okuyanları ve okuduklarını hayatına katanları ödüllendirin. Dünyayı, ülkelerini ve yaşadıkları kenti tanımalarına yardımcı olun. Özellikle ülkelerini ve kentlerini iyi tanısınlar ve konuklara doğru anlatsınlar. Bu alana yatırım yapın. Kenti ve ülkelerini gezmeleri için fırsat yaratın.

Bu ekiplerin konuklarınız ile entelektüel sohbetlere girmesini teşvik edin. Her konuda sohbet edebilecek bir serbestlik sağlayın. Bu ekipler konuklarınıza kentti tanımalarına yardımcı olacak öneriler sunabilsinler. En iyi Türk mutfağı nerede? Kentte iyi bir suşici var mı? En iyi Türk şaraplarının markaları ve nerede bulabilecekleri? Yakın bölgelerde gezilebilecek nereler var? O hafta kentte oynanan maçlar ( futbol, basketbol, hentbol vb ) Kentteki sanat ve sosyal hayatı anlatabilsinler. Hatta izin verin, çalışanlarınız bu etkinlikler için konuklarınıza gönüllü rehberlik yapsınlar.

Entelektüel ekipleriniz var ise;

Pazardaki saygınlığınız artar. Rakiplerinizin arasından sıyrılırsınız.

İşgücü pazarının en değerli unsurları sizi tercih eder

Misafirler nezdinde çok olumlu bir temsil potansiyeli yakalarsınız

‘Repeat’ misafir oranınız her yıl artarak devam eder. Pazarlama maliyetleriniz düşer.

Offline ve online saygınlığınız patlama yapar. Yorum siteleri sizin maliyetsiz reklam platformlarınıza dönüşür

Fiyatlarınızı her yıl yükseltme ‘hakkınız’ doğar. Kimse de itiraz etmez.

Çalışanlarınızın gelirleri artar.  Üstün işgücü her yıl daha çok sizi tercih eder


Bize el uzatın, entelektüel ekipler için güçbirliği yapalım

7 Ocak 2017 Cumartesi

Terör ve Turizm: Bize umutsuzluk yasaktır!

Bütün Türkiye acı çekiyor. Ama Türkiye turizmcileri acı çekmenin ötesinde, kan kusuyorlar, kızılcık şerbeti içtiklerini söylüyorlar…


Kan ter ve çile dolu yıllar boyunca dikilmiş tesisler, bu tesislerden evine ekmek götüren milyonlar, tedarikçiler, bu tesislere turist getiren acenteler, taşımacılar… Herkesin gözü akan kanda, yanaklardan süzülen gözyaşında ve karanlık ufuklarda…

Önceki on yıllarda birkaç ayda bir yaşadığımız şokları bu yıl neredeyse her gün yaşar hale geldik. Türkiye için hiç de iyi düşüncelere ve duygulara sahip olmayan birileri, vampirlere özgü karanlık yerlerde değerlendirme yapıyor, tartışıyor ve kararlar alıyor.

Bu coğrafyada olup bitenlere anlık değerlendirmelerin ışığında yaklaşırsanız… Bu dev kapışmaya iç siyasetin argümanları ile açıklama getirmeye çalışırsanız… Bu güne kadar savunageldiğiniz siyasi ve sosyal aidiyetlerinizin taraflı gözlüklerinden bakarsanız…

Siz şöyle geri durun… Yanlış taraftasınız!

Bir yerlerde birileri Ortadoğu ve bağlantılı olarak Kafkaslar, Orta Asya, Kuzey Afrika’da senaryolar kuruyor… Dost ve düşman tasniflerini yapıyor… Ortada kanlı bir tahtırevalli var. Denge noktasına Türkiye’mizi yerleştirmeye çalışıyorlar. Türkiye’nin çıkışlarına ve pozisyon değişikliklerine ayarlı bu senaryolar sürekli olarak güncelleniyor.

Ülkemiz adeta bir laboratuvara sokulmuş, en hassas noktalarına ısrarlı acılar yaşatılıyor. Anlaşılan o ki güzel ülkemize bir Pavlov Testi uygulanıyor. Israrlı ve inatçı terör atakları ile diz çöktürmek istiyorlar.

Biraz açalım;

Türkiye’yi bu güne kadar uyguladıkları düşük yoğunluklu savaştan farklı olarak, şok bombalı eylemlerle, intihar saldırıları ile dize getirmek istiyorlar. Önce bunun adını koyalım.,

Bu eylemler, Türkiye’ye, açıktan ilan edilmese de, mesaj olarak verilen bir savaşın aşamalarıdır. Muhtemelen daha berbat ve iğrenç eylemlerle karşılaşacağız da…

Durumun stratejik tahliline girmeden ve zihinleri fazla yormadan bazı öngörülerimi paylaşayım. Özellikle de geleceğe dair minik de olsa umut kırıntılarımı ve gerekçelerini arz edeyim. Bu noktayı özellikle vurgulamak isterim; geleceğe dair umutlar… Umutlarımız da ölürse geriye tutunacak ne kalır ki?

Ortada bir kavga var. Adına ne derseniz, deyin, bir kapışma var.

Batı ile Doğu.. Emperyalizm ile Avrasya’nın mazlum milletleri… Asya ve Afrika’nın yüzlerce yıl kanını emen Derin Akıl ile bu ezilen kıtaların özgür ve bağımsız iradeleri… En doğrusu, haklı ile haksız arasında…

Eğer bu vahşi, bu alçak ve bu hain savaşı böyle görmezseniz…

Bir tarafta bir bütün olarak Türkiye, karşısında PKK, FETÖ, PYD, IŞİD, ABD Derin Devleti, Derin Avrupa aklının olduğu gerçeğini ısrarla görmezden gelir, konuyu günlük siyasi kapışmalar boyutuna indirgerseniz…

Yanlış yaparsınız

Bu kapışmanın arka planında ne var?

Neden bütün Dünya, Kıbrıs – Suriye- Irak- Mısır- Kuzey Doğu Afrika- İran- Kafkaslar tarafından çevrelenen bu coğrafyaya üşüştü? Bu vahşi kapışma, birkaç liderin patlayan kaprislerinden kaynaklanan bir kavga mıdır?

Değil elbette!

Bütün mesele enerji… Bütün mesele yukarıdaki ülkelerin çerçevelediği alan içinde kalan petrol ve doğal gazın nasıl talan edileceği ile ilgilidir.

Bu kaynakların ait olduğu coğrafyadaki milletlerin olduğu gerçeğinden hareketle safını belirleyen Türkiye bu talanı sürdürmek isteyenlerin hedefine girmiştir. Bu kadar net!

Türkiye safını Avrasya’dan, binlerce yıllık mazlumlardan yana belirlemiştir.

Kopan kıyametin nedeni budur!

Gelecek ne gösteriyor?

Türkiye’ye güvenmek zorundayız. Türkiye’nin geleceğine inanmak zorundayız. Burası her önüne gelenin ağzına vurup lokmasını alacağı bir muz cumhuriyeti değildir.  Türkiye jeostratejik avantajları, dinamik nüfusu, tarihten gelen mücadele geleneği, doğası, tarımı ve kaynakları ile 80 milyonluk aktif bir devdir.

Denilebilir ki, Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Büyük Atatürk’ün zamanından bu yana sürekli bir savaş hali yaşamaktadır. Son 40 yılda yaşatılan ekonomik, sosyal, politik krizler ve güvenlik ile ilgili operasyonların tamamını bertaraf eden Türkiye artık çelikleşmiş bir mücadele iradesine sahiptir. 
Her kavga ve her kriz bu güzelim ülkeyi güçlendirmiştir.

Buna inanın.

Dar bir özgüven perspektifinden sallanan temelsiz iddiaları değil, somut gerçekliği seslendiriyoruz. Lütfen ellerinizi vicdanınıza koyun. Bu günden geçmişe bir bakın. Son 40 yılda üzerimize çullanan terörü, iç savaş provokasyonlarını, ekonomik haçlı seferlerini bir düşünün. Hepsini atlattı güzel Ülkemiz.

Türkiye’nin 40 yıllık baş belası 2018’de bitebilir

Gelecek yıl, PKK’nın ya bir büyük operasyon sonrası dağıtıldığına ya da silah bırakmasına tanık olabiliriz. Türkiye, bu işin sonuna geldi. Bu iddialı sözleri buraya yazarken bana deli, uçuk gözü ile bakabilirsiniz.

Kabul.

Türkiye bu kez işi sıkı tutuyor. İçindeki hainlerden temizlenmiş güvenlik güçleri tavizsiz ve hatasız operasyonlar ile terör örgütünü dizlerinin üzerine çökertiyor. 1990’lı yılların acemiliklerinden ders alan güvenlik güçleri provokasyonlara ve sivil halkın zarar görmesine yol açmadan sert darbeler ile terör örgütünün yapılanmasını kökünden sarsıyor. Dikkat edin, 1990’larda her provokasyondan sonra Türkiye’mizin Güneydoğu’su kitlesel gösteriler ile sarsılırdı. Halkı da hedefleyen şiddet tepki doğuruyor, haklı mücadele Kürtler gözünde haksız konuma düşüyordu. Bu gün bu hatalar yapılmıyor. Siviller ile eli silahlı eşkıyaların ayrılması konusunda uzmanlaşan asker, polis ve istihbarat nokta atışları ile başarı sağlıyor.

Dört Ülkeyi parçalama planı paramparça ediliyor

Kürtlerin yaşadığı dört ülkeyi parçalayarak Kürtlere bir Ülke ve Devlet vaat eden emperyalist plan bölge milletleri tarafından yırtılıp atıldı. Kendisine biat edecek bir kukla devlet peşindeki emperyalizmin bu hain niyeti en başta onurlu Kürt halkı tarafından görüldü ve reddedildi. Kürtler Batı’nın bölgedeki maşası olma siyasetine hayır, diyor.

Irak ve Suriye’de Kürt sorunu çözülecek. Bu mazlum ve çilekeş halk artık maceraperestlerin, Batı uşaklarının önünde bir sosyal ve siyasal kalkan olmayacak. Üç ülkede onurunu, statüsünü, refahını, huzurunu kazanmış Kürtler Türkiye’de de bu ihanete karşı ayağa kalkacaklar. Buna tarih tanık olacak.

PKK’nın siyasi uzantısı halkın gözünde bitti

Kendisine açılan onlarca yıllık hoşgörü ve sabır kredisini basit hesaplarla harcayan PKK uzantısı sivil yapılanma bitiyor. Bu yapı, hem siyasi hem de sosyal ve ekonomik rezaletleri ile kendisini tarihin akışının dışına attı. Elindeki yerel yönetimleri sosyomiliter mevziler olarak kullanan bu sivil uzantının yöneticileri yargı önünde hesap veriyor. Hiçbir başarısı olmayan yapı halkın gözünde de bitiyor.

Kürtler 40 yıllık sahte hayallerin ardından koşmayı bırakıyor. Bunu panik içinde gören PKK, kitlesel eylemler yerine giderek daha fazla teröre, intihar saldırılarına yöneliyor. Bir anlamda sahibinin sesi olarak havlıyor. Suriye ve Irak’ta pozisyon ve mevzi kaybeden derin ABD aklı adına Türkiye’ye bombalı eylemlerle saldırıyor. Açık ve net olarak emin olun, her bir bombalı eylem Güneydoğu Anadolu’daki kitle tabanını biraz daha azaltıyor…

Türkiye bu konuda çok usta bir politika izliyor. Bir yandan PKK’ya hak ettiği tonda cevap verilirken, bir yandan da el konulan belediyeler vasıtası ile halka hizmet yağdırılıyor. Bölgeden gelen haberler umut verici. El konulan belediyeler ilk kez halkın emrinde faaliyet gösteriyor. Kentlerin kasabaların yolları yapılıyor. İçme suları, atık su yatırımları hızla bitiriliyor. Kentlerin peyzajı insanları sarıp sarmalayan renklerle donatılıyor. En sorunlu kentlerin altyapı gereksinimleri tamamlanmak üzere…

Tarihinde ilk kez bu kadar yoğun bir hizmet bombardımanına tutulan bölge halkı PKK’dan hızla kopuyor. Gözünü ve gönlünü çağın sunduğu nimetlere açıyor. Bölgede açılan havalimanları, fabrikalar, GAP ve tarım yatırımları 20-30 yıl önce hayal edilemeyecek bir Güneydoğu resmini oluşturuyor. İnsanlar iş ve ekmek sahibi oluyor.  Terör bittiğinde inanmakta zorlanacağımız bir tersine göç yaşanacağı kesin…

Bütün bu yatırımları dar bir siyasi kadroya bağlamak yanlış olur. Son birkaç 10 yılda oluşturulan bu strateji binlerce yıldan süzülüp gelmiş bir Devlet Aklının başarısıdır.

Turizm bölgeyi uçurmak için hazır…

Turizm, Güneydoğu’nun tarihini ve talihini kökünden değiştirmek ve bölge insanına çağ atlatmak için tek bir stratejik gelişmeyi bekliyor; PKK’nın bitmesi. Terörün bir daha hortlamamak üzere tarihe gömülmesi…

Bu muhteşem coğrafyada turizm için her şey var.

Termal…
Doğa…
Kadim bir tarih…

Konuğunu baş tacı etmeyi her zaman bir yaşam biçimi olarak benimsemiş bir halk…

Kültür…

Muhteşem bir mutfak…

Turizm adına hangi tür var ise, hepsinin yatırım alanı bulacağı bir coğrafya burası..

2018’de PKK silah bıraksın… Otel yatırımları patlar…

10 yıl sonra bölge yılda 10-12 milyon turist çeker…

Bu hayali sadece potansiyel turizm yatırımcıları ve profesyoneller değil, bölgenin işsiz gençliği de kuruyor ve bekliyor. Üstelik bu hayal silah ve kan ile değil, iş ekmek ve barış ile kuruluyor. Bu hayalin tadını hisseden Kürt gençliği yönünü barışa, yaşamaya, demokrasiye, kardeşliğe dönüyor.  Bölgeden insancıl haberler geliyor.

2017’de direneceğiz, sabredeceğiz, kazanacağız

2018’de terörü yenmiş bir Güneydoğu’dan yayılacak enerji sadece o coğrafyayı değil, Türkiye’yi ve hinterlandını da ısıtır.

Korkmayacağız…

Neden korkmayacağız ve neye güvenmeliyiz?


Neler olur, gelecek yazıda anlatalım…